“Hiçbir yere gitmedin” dedim ona. “Hiçbir şey yapmadın. Mutsuz bir çocuklukla bile kutsanmamış iyi bir kızsın. Duygusal Budizm’in, bu hurdacı mistisizmin, tütsü çubuklu terapin, magazin astrolojin… hiçbiri senin değil, hiçbirini kendi kendine anlamadın. İçine düştün, hatırı sayılır sezgilerden bir bataklığın içine düştün. Kendi mutsuzluğunun ötesinde bir şeyi sezinleyecek özgünlüğün veya tutkun yok. Neden zihnini diğer insanların mistik bayağılıklarıyla dolduruyorsun ve kâbuslar görmene sebep oluyorsun?”
"Senin kafan, senin zihnin, bir otel mutfağı değil ki, bir şeyleri eksik teneke kutular gibi atamazsın. Kafan bir yerden daha çok bir nehir gibidir, sürekli hareket eden, değişen. Nehirleri düz akıtamazsın"
Ne kadar hasta olduğunu teorik açıdan da olsa anlayabilmek için irade gücü gerekiyor. Onun kendisini yatıştıracak ilaçları olmayan, zatürreenin yol açtığı ateşle gözü dönmüş, psikozlu, deliliğin doruğunda biri olduğunu ancak yıllar sonra kabullenebileceğim ve o zaman bile onu affetmekte zorlanacağım.