"Yani.. Bence kimse kendi ölümünü düşünemez... Bu çok zor. İnançlı kişiler bile... kendi ölümlerini düşündüklerini söylediklerinde yalan söylerler çünkü onlar yaşamın sonsuzluğuna inanırlar... Dolayısıyla insanın kendi ölümü hakkında düşünüp düşünmemesi gerektiği sorusu yanıtı olmayan bir sorudur çünkü kişi kendi ölümünü öngöremez... Bu bizim gücümüzü aşar.. Hepimiz ölümsüzmüşüz gibi yaşarız, sanki her șey sonsuza kadar sürecekmiş gibi... Ve bence böylesi daha iyi zaten..."
"Neden?"
"Çünkü ölümlü olduğumuzu, yaptığımız her seyin faydasız olduğunu çünkü sonuçta birer cesede dönüşeceğimizi anlarsak... En güzel eylemlerimizin de en berbat olanlar gibi hiçbir anlam ifade etmediğini çünkü hepsinin neticede sonsuza kadar ortadan kaybolacak olan birine ait olduğunu fark edersek... O zaman.... Sanırım o zaman kimse hiçbir șey yapmak istemez: bir köşeye kıvrılıp hiçbir șekilde beslenmeden, ölümün gelmesini ve komedinin son bulmasını bekleriz..."
Gördüğü şeyi ister. İstediği şeyi alır. Karşısındaki istemiyorsa sinirlenir ve vurur. Reklam sektörü için iyi bir müşteridir. Reklamlar onun dürtülerini coşturdukça coşturur. Arzu nesnesini gördüğünde onu satın alacak parası olmadığı için öfkelenir. Bu öfkeyi dizginleyecek bir üstbene sahip olmadığı için de müthiş mutsuz olur, nefret eder, karşı koyamaz. Çalar. Bu onu bir süreliğine öfkesinden kurtarır."
Milli eğitimdeki hiyerarşinin oluşturduğu tüm bu hırs ve teknokrasi piramitleri, bataklığın üzerinde ciddi ağırlık yapan sayısız katmanlı yükler olarak duruyordu. Meslek bir teknik yetenek halini almıştı: Pedagojik sürüyü takip edebilmek, kuduza karşı aşı yapıyormuş gibi eğitim vermek, kullanışlı ve etkili sürüyü patronun ağzına layık birer vatandaşa dönüștürmek.