edward hyde

edward hyde
@jekyllandhyde
neye inanmak istiyorsan, ona inan! en azından, kendinden başka, kimse seni kandıramaz.
Sayfa 242·Kitabı okudu
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
intihar, aklıma gelen bir düşünce değildi artık. bütün bedenime aynı anda saplanan bin bıçak gibi bir duyguydu. nefret gibiydi! intiharı düşünmeyip de hissettiğim an, işte buydu! altıncı hissim, intihardı!
Sayfa 183·Kitabı okudu
"kısırdöngü asla yok olmaz. sadece genişler, sonra da kendini unutturur. niye? çünkü döngü dediğin, bildiğin daire. üstünde tam tur atmak o kadar uzun sürer ki, aynı noktadan ikinci kez geçtiğini anlayamazsın bile. hatta bazen, kısırdöngü öyle bir genişler ki başladığın yere dönmeye ömrün bile yetmez. insan da, kör bir at gibi at koşturur üstünde. düz gittiğini zanneder. ilerlediğini. hatta ilerlerken öldüğünü düşünüp son nefesini bile huzurla verir! ama kör olmak şart, tabii! yoksa anlarsın aynı yerde dönüp dolaştığını. onun için yaşlıların gözleri bozulur, anlıyor musun? aynı yerden tekrar geçtiklerini anlamasınlar diye. kısırdöngüye karşı doğal bir savunmadır aslında, körleşme. mekanik bir tepkidir yani! hayatın kendisi gibi... hatta bu yüzden hayat da bu kadar sıkıcı! çünkü hayat da sadece bir tepki. şimdi, bak şu çevrene! her şey hayatın düşmanı! yediğin, içtiğin, ne bileyim, aldığın her nefes, her şey! hayat da işte, buna karşı bir tepkiden ibaret! tabii en başta da ölüme karşı! okulda öğretmişlerdir. nedir bilimin temeli? etki ve tepki, değil mi? ne demek, biliyor musun? doğadaki inatlaşma demek! her şey bir inat meselesi. özellikle de yaşamak. işte bu yüzden de hayat, maçın kendisini şeref golü sayan, inatçı bir asalaklar takımını izlemek kadar sıkıcı. dolayısıyla bir umut ya da bir amaca gerek yok, hayatta kalmak için. öleceğini bilmek yeter. hayattasın çünkü tehlikedesin. hayattasın çünkü her saniye ölüyorsun. o kadar. hayatın anlamı işte bu: ölüm korkusu! anlıyor musun beni?"
Sayfa 113·Kitabı okudu
gerçek teslis bizdik! babam ve ben, sekiz ayaklı bir böcektik. ve deponun ıslak duvarlarında, düşe kalka yürüyorduk. doğuştan aynı dili konuşuyorduk. sadece depoyu anlatmaya yarayan bu dili, bizden başka kimse anlamıyordu. diğer insanlar yaratılmış ya da güneş sistemindeki herhangi bir beyaz delikten yeryüzüne püskürtülmüş olabilirdi ama biz başkaydık. dünya üzerinde, evrimle hayat bulmuş olan tek canlılar bizdik. sadece biz! ve depo, evrimdi! diğer insanlar aynı ruhun farklı ihtimalleriyken, biz aynı ihtimalin başı, ortası ve sonuyduk! nefes tutularak gidilen bir yerde yaşıyorduk. evrenin dışında. depoda... annelerimiz dünyaya bizimle ateş etmişti. birer mermi gibi doğmuştuk ve önümüze kim çıkarsa, karnını delmek için depoda uçuşuyorduk. menzilimiz, ömürlerimizdi. bizim adımız hikâye'ydi. iki adam ve bir depoyla ilgiliydik.
Sayfa 110·Kitabı okudu
son akşam yemeği... son! isa, hayatının son yemeğini o sofrada yediği için değil. o sofrada ana yemek isa olduğu için son. hatta ilk ve son! isa'nın ilk ve son lokması da o akşam çiğnenip yutulduğu için. geriye tek bir isa bile kalmasın ve buna dayanamayan tanrı kendini göstersin, diye... ama yemek boyunca tanrı ne görüldü ne de duyuldu. karınları tok ama ruhları aç , 12 havari, önlerindeki kemikleri taslara koyup köpeklerin merhametine bıraktılar ama yine de tanrı ortaya çıkmadı. tam da, altın yumurtlayan tavuğu boşuna kestiklerini düşündükleri o anda bir ses duydular. ve tanrı konuştu: "insan var mı?" havariler o kadar heyecanlandı ki önce birbirlerine bakıp sonra da hep bir ağızdan , "evet!" diye bağırdılar. "peki, insana inanan var mı?" ne diyeceklerini bilemediler ve gözleri, isa'nın kemiklerini eze eze yiyen hayvanlara kaydı. "köpekler!" diye haykırdılar. bunun üzerine bir sessizlik oldu ve tanrı yeniden konuştu: "madem insana inanan sadece köpekler kaldı... o zaman, aralarından kuduz olup aydınlananlar da çıkacaktır." sözünü bitirdiği anda ağızları dalga dalga köpüren köpekler, koşarak kaçtı ve geriye, sadece, küçük bir tasta, isa'nın kafatasıyla üç kemiği kaldı... bütün bu olanlara ölümüne tanıklık etmiş olan o sofradakiler, gerçeği kimse öğrenmesin diye, "başka bir gerçek anlatacağız!" dediler. sadece yahuda "hayır!" dedi. "böyle bir yalanda benim yerim yok!" ve isa'dan geriye kalan son tası alıp sofrayı terk etti. yahuda, pişmanlık denilen bataklıkta gömüle gömüle ilerlerken, geriye kalan 11 havari de derhal bir hikâye hayal ettiler. bu hikâyede, ne isa'yı yedikleri ne de tanrı'dan duydukları yer bulacaktı. aksine bu hikâyede isa, "bu benim etim, bu benim kanım" gibi son derece davetkâr bir cümle kurmuş olacak, ancak kimse onu yiyip içmeyecekti. en önemlisi
Sayfa 108·Kitabı okudu