ağzımın hâkimiyetini ele geçirememiş olan ve kör bir inkâr savaşından mağlup çıkan tarafın nefreti, daha da çoğalmak için siperine çekildi. duyabiliyordum ayak seslerini. çıkacak yer arayacaktı kendine. ve ilk fırsatta çıkacaktı. ya elimden bir kaza olup çıkacak ya da bin küfür olup ağzımdan savrulacaktı. ya ahad'a denk gelecek ya da denk düştüğüm herhangi birine... ne de olsa bütün nefretler aynı yere dökülürdü: yarına. bekleyebilirdi. bekleyecekti. ben de onunla bekleyecektim. ne de olsa gerçek bir korkaktım. ve nefret, korkakların intikamıydı. uzmanıydım! insanın gözleri kararır, koltuğuna gömülür ve geberene kadar nefret ederdi. ama önce de kendisi geberirdi. beyin tümöründen! intikam tümörü! misket kadar bir tümör! fazla intikam hayali kurmaktan... havada kalmış intikamlar... havada kalıp havaya karışmış intikamlar. hepsini de çekiyorduk içimize! becerebilsek, gözeneklerimizden bile çekerdik! arkadan edilen küfürlerden ibaret kalmış intikamlarla dolu bir hava... biraz da oksijen. öldürmeyecek kadar. ölme de bir işe yara, diye... tabii ki insan hayatı kutsaldı ama sadece bir işe yaradığı sürece. dolayısıyla yaradığı işin değeri her neyse, hayatınki de o kadardı. yani biri çıkıp da o değeri karşılayabilecek olsa, o hayata da gerek kalmaz ve aradan çıkarılabilirdi. matematikti her şey. hatta sadece bir çıkarma işlemi. nefretimi bu dünyadan çıkarınca geriye ne kaldığını bulabilsem, bitecekti bütün hikâye. çünkü sonrası sadece gündelik hayattı... belki biraz da morfin sülfat.
mezhep savaşları da moda gibiydi. yirmi yılda bir kendini tekrar ederdi. en azından, ortadoğu'da. batı'da insanlar kendilerine yakışanı giymeyi çoktan öğrenmiş olduğundan, artık sadece fosil yakıtlar gibi asil renkler için kan döküyorlardı. ancak avrupa parlamentosu ve beyaz saray'daki halılardan kan lekesi çıkarmak özellikle zordu, bu yüzden de savaşı evlerine sokmuyorlardı. ama sonuçta onlar da insandı ve bütün insanlar gibi, benzerleriyle savaşmak için can atıyorlardı. bunun için de birbirlerinin kulaklarına "çıkışa gel!" diye fısıldıyor ve batı medeniyeti sınırlarını artlarında bıraktıkları anda, başkalarının evlerinde boğuşmaktan geri durmuyorlardı.
nasıl hissediyorsun peki şimdi?
her zamanki gibi.
yani?
gat gibi!
efendim?
çiğnenmiş gibi! çiğneniyor gibi. her an çiğnenecekmiş gibi hissediyorum kendimi.
o zaman, yapman gereken tek bir şey var...
neymiş o?
kendini tükürtmek...
nasıl?
acı ver.
kime?
hangi ağzın içindeysen, ona.
ama o öldü. dordor'la harmin öldürdü onu.
ölüler çiğneyemez gazâ.
öyle bir çiğnerler ki!
inan bana, çiğneyemezler. seni çiğneyen ağız başka.
başka ağız yok!
var... depo!
depo mu? saçmalama! o kimin ağzı peki?
babanın... ahad'ın ağzı.
hiç öyle düşünmemiştim.
zaten düşünmek benim işim, gazâ. senin değil.
benim işim ne, o zaman?
beni öldürmek.
hep böyle söylüyorsun! lütfen, böyle söyleme!
peki... ama sadece, lütfen, dediğin için.
teşekkür ederim... nasıl hissediyorsun peki şimdi?
her zamanki gibi.
yani?
kâğıttan bir kurbağa gibi!