edward hyde

edward hyde
@jekyllandhyde
dünyanın en çaresiz çocuklarına en büyük hayalleri kurduran, umut denilen o doğal felaketten nefret ediyordum!
Sayfa 42·Kitabı okudu
Reklam
ender'den aldığım robinson crusoe'yu bile okumaya fırsat bulamadan geri vermiştim. aslında sırf, "bir köle tüccarı var, ıssız bir adaya düşüyor..." diye özetlediği için merak etmiştim kitabı. hatta bunu duyduğum an derhal ben de istemiştim ıssız bir adaya düşmeyi. ne de olsa ben de bir köle tüccarı sayılırdım ve ikisinden de bıkmıştım: kölelerden de, tüccarlığından da! tek isteğim, babamdan, sıradan bir çocuk gibi, sadece karnemdeki zayıflar yüzünden azar işitmekti. kamyonun kasasına yeni taktırdığımız havalandırmayı çalıştırmayı unuttuğum için değil! evden çıkarken ışıkları açık unutmak gibi bir şey değildi. o havalandırmayı çalıştırmadığım için bir afgan'ın boğularak ölmesine neden olmuştum. 26 yaşındaydı ve bana kâğıttan kurbağa yapmıştı. parmağımı üstüne hızla basıp çektiğimde zıplayan bir kurbağa. adı cuma'ydı. kurbağanın değil, afgan'ın. yıllar sonra öğrendim ki robinson'un da bir cuma'sı varmış. ama o bir roman kahramanı olduğu için cuma'dan sayılmazdı elbette! çünkü ne bir kamyon kasasında havasızlıktan ölü bulunabilir ne de ona bir yılan gibi davranan çocuğa kâğıttan kurbağa hediye edebilirdi! tabii eğer gerçekte yaşamış olsalardı, robinson'la cuma'ya da bizim hayatımız roman gibi gelirdi. sorun da buydu zaten. herkese, başka hayatların roman gibi gelmesi. oysa sadece hayattı hepsi. anlatınca roman olmuyordu. belki en fazla, bir otopsi raporu... konulu... kütüphaneler onlarla doluydu: konulu otopsi raporlarıyla. ciltli ya da ciltsiz, hepsi de solan ciltlerin hikâyesini anlatıyordu. ne de olsa, bir deri bir kemikti insan. ya sonunda kırışacak ya da yolda kırılacaktı. ya da rodin'in o düşünen taşı gibi ölmek için cuma adında bir afgan olacaktı. bir pazar günü ölen bir cuma...
Sayfa 32·Kitabı okudu
insanın kullandığı ilk alet, başka bir insandır.
Sayfa 24·Kitabı okudu
çıplak ayağı doğu'da, ayakkabılı olanı batı'da ve üzerinden yasadışı ne varsa geçip giden, yaşlı bir köprü. kursağımızdan geçiyordu hepsi. özellikle de kaçak denilen insanlar... elimizden geleni yapıyorduk... boğazımıza takılmasınlar diye. yutkunup gönderiyorduk hepsini. nereye gideceklerse oraya... sınırdan sınıra ticaret... duvardan duvara... tabii dünyanın geri kalanı da boş durmuyor ve bir an önce doğdukları yerden çıkıp ölecekleri yere koşmaları için onlara her türlü çaresizliği sunuyordu. çaresizliğin bütün çeşitlerini. her boy ve ende ve ağırlıkta ve yaşta çaresizlik... biz de bu toprakların enlem ve boylamlarının gereğini yerine getiriyorduk sadece. cehennemden kaçanları cennete taşıyorduk. ben ikisine de inanmıyordum. ama o insanlar her şeye inanıyordu.
Sayfa 20·Kitabı okudu
doğu ile batı arasındaki fark, türkiye'dir. hangisinden hangisini çıkarınca geriye türkiye kalır, bilmiyorum ama aralarındaki mesafe türkiye kadar, ondan eminim.
Sayfa 20·Kitabı okudu
Reklam