Kuşlar Yasına Gider, bir baba/oğul hikâyesi anlatıyor gibi görünse de asıl meselesini sessizce kurar: Bu, bir kopuştan çok mecburiyetin yarattığı bir mesafedir. Baba, geçim kaygısıyla tır şoförlüğü yapar; gitmesi bir tercih değil, zorunluluktur. Yol, eve ekmek getirir ama birlikte yaşanacak zamanı eksiltir.
Ayağının sakat kalmasıyla birlikte baba, yıllardır sürdürdüğü bu hayatın dışına itilir. Çalışamayan beden, onu hem yoksulluğa hem de oğluna bağımlı kılar. Oğul köye döner, babasının bakımını üstlenir, hastaneye götürür. Bu yük ne dramatize edilir ne de sorgulanır; Anadolu’nun sessiz sorumluluk anlayışı içinde doğal bir hâl alıyor.
Ana karakterin köy/şehir arasında gidip gelişi, romanın en dikkat çekici katmanlarından biri. Şehir, modern ama yalnız; köy ise sıcak ama daraltıcıdır. Karakter ne şehre tam sığabilir ne de köyde kalıcı olabilir. Bu arada kalmışlık, açıkça tanımlanmaz; bu sıkışmışlığa davet edilmiş gibi hissettim. Roman burada Kafkaesk bir hal alır: Aidiyet vaadi olan iki mekân da eksik kalır.
Babanın tır şoförlüğü sırasında bir oğlunu kaybetmiş olması, hikâyenin en derin yarasıdır. Bu kayıp açık bir yas olarak değil, bastırılmış bir acı olarak dolaşır. Ölüm yaklaşırken babanın sürekli “su, su” demesi, basit bir susuzluktan çok, Suat’ın adını söylemeye çalışan bir dilin çözülmesi…
Kuşlar Yasına Gider, yüksek sesle konuşmayan, yargı dağıtmayan bir roman. Ekonomik zorunlulukların ilişkilerde bıraktığı izi, köyün sıcaklığı ve şehrin yalnızlığı arasında sıkışmış hayatlar üzerinden anlatıyor. Romanı değerli kılan da bu sessizliği: Bazı yaslar bağırmaz; kuşlar gibi gider.