Demokrat liderler İslâma yönelik tavırlarıyla, dinin kalkınmayla uyuşabileceğini zımnen kabul etmişlerdi. Bu kabulleniş, Atatürkçü dogmaları özümsemiş olan ve yönetici zümre içindeki konumlarını Batı'ya yönelik pozitivist bakış açısının temsilcileri olmaları sayesinde kazanan (memurlar, öğretmenler, akademisyenler ve subayların dâhil olduğu) eğitimli seçkinlerin çoğunluğuna göre, kendi kültürel hegemonyalarını ve siyasal arenadaki ve devlet aygıtındaki tekellerini tehdit ediyordu. Bu da, İslâmi kanaatlerin siyasal olmayanlarının bile ifade edilmesine gösterdikleri, neredeyse histerikçe tepkinin nedenini açıklamaktadır. Kendini Atatürk'ün mirasının bekçisi addeden ordu içerisinde, DP'nin Kemalist geleneklere ihanet ettiği kanısı çok güçlüydü. Bu, göreceğimiz gibi, hükümetin felaketi olacaktı.
DP döneminde laiklik politikalarının gevşetilmiş olması, muazzam kentleşme olgusu yüzünden kırsal kesim kültürünün daha da hissedilir hale geldiği kentlerin günlük yaşamı içinde, İslâmı çok daha belirgin hale getirmişü. Türk aydınları o zaman -ve sonraları- bunu İslâm'ın dirilişi olarak algıladılar; aslında, faaliyet gösteren köktendinci topluluklar bulunmasına karşın, İslâm'ın dirilişi denilen şey yalnızca, halk kitlesinin yaşamaya devam eden geleneksel kültürüydü; eskinin bağımlı sınıfı kendini ifade etme hakkını yeniden ısrarla savunuyordu.