Sayfalar ilerledikçe kendimi yalnızca bir hikâyenin içinde değil, sanki eski bir Japon masalının rüyasında yürüyormuş gibi hissettim. Özellikle tapınaktan sonra açılan o dünya… bir anda gerçeklik genişledi ve kitap beni doğrudan Ruhların Kaçışı atmosferine taşıdı. Sanki loş bir sokakta yürüyordum, rüzgârın taşıdığı tütsü kokusunu duyabiliyordum.
Kitabın en sevdiğim taraflarından biri, Japon kültüründeki ruhlar, lanetler ve tuhaf varlıkların korkutucu olmaktan çok büyülü hissettirmesiydi. Her şeyin içinde hafif bir hüzün, eski bir yalnızlık ve masalsı bir gizem vardı. Bu yüzden okurken yalnızca merak etmedim; aynı zamanda o dünyanın içinde kaybolmak istedim.
Karakterlerin enerjisi de beni çok etkiledi. Özellikle başroldeki karakter bana zaman zaman Yürüyen Şato filmindeki Howl’u hatırlattı. O hafif mesafeli ama derinlikli hâli, gizem taşıyan tavırları ve kırılganlığı… Kitabın duygusunu daha da unutulmaz yaptı benim için.
En çok sevdiğim şeylerden biri de kitabın bağırmadan duygusal olmasıydı. Büyük dramatik sahneler yerine sessizliklerle, küçük detaylarla ve atmosferle etkiledi beni. Bitirdiğimde üzerimde tuhaf bir his kaldı; hem huzurlu hem melankolik. Uzun süre aklımda kalacağını hissettiğim kitaplardan biri oldu.