Bu kitabı okurken en çok hissettiğim şey yalnızlıktı. Ama öyle sıradan bir yalnızlık değil; insanın doğru bildiği şeyin içinde tek başına kalması. Aliye’nin yaşadığı tam olarak buydu. Onun yalnızlığı bana sadece bir karakteri değil, bir duyguyu anlattı. Sanki bir odanın içinde değil de, bir toplumun ortasında yapayalnız kalmak gibi.
Halide Edip Adıvar’ın bu hikâyeyi yazarken sadece bir yazar olmadığını bilmek, metni daha da derinleştiriyor. O bu dönemi yaşamış, görmüş, hissetmiş biri. Bu yüzden anlatılanlar kurgu gibi değil, hatırlanan bir gerçek gibi.
Kitapta beni etkileyen bir diğer şey, bastırılmış duyguların saflığıydı. Aliye’nin yaşadığı aşk… yüksek sesli değil, gösterişli değil ama çok derin. Görev duygusuyla geri çekilen, yaşanamayan ama hissedilen bir aşk. Ve belki de bu yüzden çok gerçek.
Yunan komutan karakteri ise beni şaşırtan bir yerden yakaladı. Ona karşı bir mesafe koymam gerektiğini düşünürken, onun içindeki o saf duyguyu görmek beni durdurdu. Bu, iyi ve kötü ayrımının ne kadar yüzeyde kalabileceğini hatırlattı.
Ama kitabın en sarsıcı tarafı şu oldu: Anlatılanların bugüne ne kadar yakın olduğu. Cehaletin, yönlendirilmenin, kalabalığın bir anda nasıl bir güce dönüşebildiğini görmek… Ve bunun hâlâ değişmemiş olması.
Belki de bu yüzden Aliye’ye sadece üzülmedim. Onu biraz kıskandım. Çünkü o, en karanlık anın içinde bile bir umudun parçasıydı. Mustafa Kemal Atatürk gibi bir liderin varlığını bilmek, o umudu daha gerçek kılıyordu.
Bugün hâlâ birçok kadın, içinde bir Aliye taşıyor. Yalnız kalan, anlaşılmayan, ama yine de doğru bildiğinden vazgeçmeyen… Belki fark şu: Artık bu yalnızlık tamamen sessiz değil.
Bu kitap bana şunu hatırlattı: Bazen bir insanın direnci, bir dönemin aynası olur.
Ve bazı hikâyeler, gerçekten hiç geçmişte kalmaz.