Bebeğin karşılanmamış arzuları -tam anlamıyla karşılanmaları da zaten imkansızdır- onun yüceltmelerinde ve yaratıcı çalışmalarında önemli bir etkendir. Bebekte hiçbir çatışmanın olmaması -böyle bir hipotetik durumun gerçekleştiğini varsayarsak- onu kişiliğini geliştirme imkanından ve benini güçlendirecek önemli bir kaynaktan yoksun bırakacaktır. Çünkü çatışma (ve çatışmanın üstesinden gelme ihtiyacı), yaratıcılığın en temel öğelerindendir.
Haset, kıskançlık ve açgözlülük arasındaki farkları görmek gerekir. Haset arzulanan birşeyin başka birine ait olduğu ve bize değil de ona haz verdiği inancının yol açtığı kızgın bir duygudur; hasetli itki o istenen şeyi sahibinden çekip almaya ya da bozmaya, kirletmeye yönelir. Kıskançlık da hasete dayanır, ama öznenin en az iki kişiyle ilişki içinde olmasını gerektirir: Özne kendi hakkı olan sevginin rakibi tarafından elinden alındığına ya da alınma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğuna inanıyordur. Kıskançlığın günlük kullanımında, sevilen kişiyle özne arasına üçüncü kişi girmiştir. Açgözlülükse özneyi sürekli uyaran ama doyurulması imkansız bir istektir, hem öznenin ihtiyacından hem de nesnenin verebileceğinden fazlasına yönelen bir istek.
İnsan yaşamındaki en çetin görev bir yandan ruhsal gerçekliğin dış gerçeklikten ayrımlaşması, diğer yandan ikisi arasındaki bağlantının kurulmasıdır…bu görevi başarabilmek için tümgüçlülüğümüzden vazgeçmemiz gerekir. Bu da acı çekmeden olanaksızdır. Kuşkusuz böyle bir süreç zaman alır. Belki de bu yüzden olgunlaşmanın belli bir huzuru ve kendini kabullenmeyi getirdiği (kimi zaman da getirmez) söylenir.