İsmi verilmeyen bir şehirde ismini bilmediğimiz bir kadınının otoriteyle, yoksullukla, sevgisizlikle örülü öyküsü. Karanlık bir distopya romanı adeta, fakat anlatılanlar Çavuşesku dönemindeki Romanya’da totaliter bir rejim altında ezilen yoksul ve mutsuz halkın portresini çiziyor. Özgürlüğe gidecek tek çıkar yolun bir İtalyan koca bulmak olduğuna inanan bir kadının bu amaçla yaptığı gülünç hamle sonucu yakalanması sonrasında devlete hesap vermesi gerekiyor. Elini öperken parmaklarını sıkıp canını yakan bir albaya ifade vermeye gidişini her okuyuşumuzda bu tacizkar adamın kadına yönelik politikaların bir temsili olduğunu seziyoruz. İspiyonculuğun ve hatta iftiranın kurbanı olmanın bedelini ödeten bu sistem, okurken pek de yabancılık hissettirmiyor. Aile ilişkileri, romantik ilişkiler...hepsi soğuk ve alışık olmadığımız düzeyde mesafeli. Kahramanımızın mı duygularla arası iyi değil yoksa sistem mi duyguları yaşatmıyor emin olamıyoruz okurken. Mücadele ettikleri sistemde tükenen ve akıl sağlığı sorunları yaşayan kadınların öykülerinden söz ediyor bize ara ara,
kitabın sonunda ise “delirmeyelim” temennisinde bulunurken gülüyor. Bence ülkemizde hak ettiği değeri görememiş oldukça sarsıcı ve düşündürücü bir roman. Dilin ve çevirinin yaşattığı kopukluğa vurgu yapanlar olmuş, kişisel fikrim bu yönde değil. Kullandığı farklı uslup zorlayıcı olabilir. Belki de distopyaları seven bizler gerçek hayattaki distopyayla yüzleşmekten pek de hoşlanmıyoruzdur.