O'ndan vazgeçişim bir tercih değildi; irademin verdiği ani bir hüküm de değildi. Daha çok, zamanın sabırla işlediği uzun bir mağlubiyetti. İçimde iki ayrı hakikat yaşıyordu: Kalbim hâlâ onun mümkün olduğuna inanıyor, mantığım ise çoktan imkânsızlığın matematiğini tamamlamış bulunuyordu. Aynı bedende ikamet eden, fakat birbirinin yüzüne bakmayan iki kadim yabancı gibiydiler.
Kalbim her akşam ona dönük bir kapıyı aralık bırakıyordu. Mantığım ise her gece sessizce gelip o kapıyı kilitliyordu. Biri umudu insan ruhunun son sığınağı sayıyor, diğeri umut denen şeyin çoğu zaman gecikmiş bir acıdan başka bir şey olmadığını biliyordu. Böylece içimde, biri bekleyişten, diğeri kabullenişten beslenen görünmez bir savaş sürüp gidiyordu.
Zaman, her savaşın taraflarını yoran o tarafsız hâkimdir. Günler geçti, mevsimler değişti. Kalbim yavaş yavaş tükenirken mantığım haklı çıktı. Fakat insanın en trajik deneyimlerinden biri, haklılığın teselli sunmamasıdır. Çünkü bazı doğrular vardır ki, yanlışların açtığı yaralardan daha derin izler bırakır. Gerçek bazen bir kurtuluş değil, sadece daha kusursuz bir kayıptır.
Sonra ilahî merhamet geldi. Fakat onun gelişi, beklenen bir baharın değil; çoktan sona ermiş bir mevsimin ardından düşen yağmuru andırıyordu. Kuraklıktan çatlamış toprağa ulaşan su gibi... Toprak susuzluğunu gideriyordu belki, ama kaybettiği çiçekleri geri çağırmaya muktedir değildi. Yangın sönüyordu; fakat insan bazen ateşi değil, ateşin içinde kaybettiği şeyi özler. Küller soğuyordu, ama küllerin altında aradığım hayat çoktan başka bir zamana karışmıştı.
O vakit anladım ki bazı insanlar hayatımıza bir beraberlik vaat etmek için değil, bir hakikati öğretmek için girerler. Onlar bir ödül değil, bir derstir. Kalmak için değil, eksiltmek için gelirler. Bize sevmenin kudretini