“Ağlatı” bir roman değil; Mahmut Makal’ın yaklaşık kırk yıla yayılan gazete ve dergi yazılarından oluşan bir seçki. Ama kitabı okurken parçalı bir arşiv değil, tek bir uzun iç döküm okunuyormuş hissi oluşuyor.
Mahmut Makal’ın en güçlü tarafı, gözlem yaparken edebiyatla gazetecilik arasındaki çizgide durabilmesi. Yazılar yalnızca dönemin sosyal meselelerini belgelemiyor; insanın iç dünyasını, Anadolu’naki değişimi ve yavaş yavaş aşınan hayatları da kayda geçiriyor. Bu yüzden kitap tarihsel bir belge gibi okunabileceği kadar, edebi bir tanıklık olarak da okunabiliyor.
Metinlerde sürekli hissedilen şey, Cumhuriyet sonrası Anadolu’nun bitmeyen dönüşümü ve buna rağmen değişmeyen bazı kaderler. Köy, yoksulluk, bürokrasi, eğitim, yalnızlık, göç, yozlaşma… Makal bunları slogan diliyle değil, yaşamın içinden gelen ayrıntılarla anlatıyor. En etkileyici yanı da burada zaten: büyük laflar etmeden büyük bir memleket panoraması kurabiliyor.
Kitap boyunca bir “kırgınlık tonu” var. Ancak bu kırgınlık öfkeli değil; daha çok uzun yıllar boyunca aynı yaralara bakmış bir insanın yorgunluğu gibi. Bu yüzden adı çok anlamlı geliyor: Ağlatı. Çünkü kitap insanın içinde ağır bir sızı bırakıyor.
Dili sade ama güçlü. Bazı yazılar birkaç sayfada bile bir roman atmosferi kurabiliyor. Zaten Makal’ın etkisi burada ortaya çıkıyor: kısa gözlemlerden büyük insan hikâyeleri çıkarabiliyor.
Bugün okunduğunda en çarpıcı taraflarından biri de şu: yazıların önemli kısmı yıllar önce yazılmış olsa da anlattığı meselelerin çoğu hâlâ güncel hissediliyor. Bu da kitabı yalnızca nostaljik bir seçki olmaktan çıkarıyor.
Benim için Ağlatı, yalnızca bir makale derlemesi değil; Türkiye’nin taşrasına, insanına ve yıllar içindeki değişimine tutulmuş uzun soluklu bir hafıza kaydı gibi.