• Birçok bilimsel başarıya imza atan Türk fizik mühendisi Canan Dağdeviren, yaptığı çalışmalarla dünyanın dikkatini çeken bir araştırmacı. Pilsiz çalışan giyilebilir bir kalp çipi ve cilt kanserini teşhis eden bir cihaz geliştiren Dağdeviren, Harvard Üniversitesi’nin Genç Akademi üyeliğine seçilen ilk Türk. Çalışmalarını MIT Media Lab’de sürdüren Canan Dağdeviren, başarısının sırrını ve onun yolunda ilerlemek isteyen gençlere tavsiyelerini Amerika’nın Sesi Türkçe Yayın Bölümü’yle paylaştı

    Özlem Tınaz: Amerika’nın Sesi Türkçe Yayın Bölümü’ne vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Eminim ki bir çok kişinin aklındaki soru: Amerika maceranızın nasıl başladı?

    Canan Dağdeviren: “Amerika’ya 2009 yılında Fullbright doktora bursunu kazanarak geldim… Ve bu bursu kendi alanımda ilk sırada kazanarak Illinois Üniversitesi’nde doktora eğitimi almaya hak kazandım. Illinois Üniversitesi’nde malzeme bilimi ve mühendisliği bölümünde yaklaşık 5-5.5 yıl eğitim gördüm. Daha sonra da MIT’ye geldim. MIT’de doktora sonrası araştırmalarımı yapmak üzere Bob Lenger'la birlikte çalıştım. Hemen akabinde Harvard Üniversitesi Genç Akademi üyesi seçildim. Sonra tekrar aynı yıl MIT Media Lab’de şu anda bulunduğumuz yerde hiç başvuru yapmadığım halde ‘faculty’ posizyonu kazandım. 2015 yazı benim MIT’deki ilk yazımdı. Ve kendi alanında başarılı akademisyenleri çağırabildiğim bir çalıştay düzenlemek istemiştim. Böylelikle sadece bu alandaki kişileri yalnızca kağıtlarından değil yüzyüze tanışmak etkili olabilir diye düşünmüştüm. Ve çalıştayı yapan biri olarak sunumun sonunda 10 dakikalık küçük bir konuşma yapmanız bekleniyordu. Konuşmayı yaptığımda Media Lab’in direktörlerinden biri yanıma gelip konuşmamı çok beğendiğini ve daha detaylı bir konuşma yapıp yapamayacağımı sordu. Ben de ‘Tabii ki de gelirim, bir blok ötede bir yer, gelip konuşma yaparım ’demiştim. Ve konuşmanın ortalarında farkettim ki bu aslında bir iş konuşması çünkü katılan herkes hocaydı, dışarıdan hiç kimse yok. Ve hemen konuşmanın ortasında da teklif aldım ve dediğim gibi hiçbir cv, mektup ya da vs vermeye gerek kalmadan bu grubuma başlamış oldum.”

    Özlem Tınaz: Temel eğitiminizi Türkiye’de aldınız. Buraya geldiğinizde zorluk yaşadınız mı?

    Canan Dağdeviren: “Amerika’ya ilk geldiğimde zorlandığımı düşünmüyorum, genelde kişiliğim itibariyle gittiğim yerlerde zorlanmadığımı düşünüyorum, hemen adapte olabiliyorum. Tıpkı benim aletlerim gibi; yeterince flexible’ım, esneğim sanırım. Tek zorluk çektiğim yer biraz yemekler konusundaydı. O konuda da artık kendimi geliştirdim güzel yemek yapabiliyorum. Annem kadar tabii yemek yapamıyorum maalesef ama özlüyorum. Yaprak dolması sarma en çok onları çok seviyorum. Annem Adanalı. Çok güzel yapar. Ama tüm yemekleri memleketin suyunu bile özlemiyorum. Zorluklar elbette vardı bir kere kadın olmak başlı başına bir problemdi benim için o nedenle aslında benim laboratuvarım o yüzden transparent, dışarıdan içeride ne yapıldığını görebiliyorsunuz çünkü ben Amerika’ya ilk geldiğimde kendi research grubumun içindeki tek kadın araştırmacıydım. Teorik bilgim çok iyiydi ama pratik bilgim hiç yoktu. Hiç bilmiyordum nasıl yapılıyor bu işler. Ve birine soru sorduğumda cevap almam çok zor oluyordu. Fakat yaptığım şey bir sandalye alıp laboratuvara gidip sabahtan akşama kadar herkesi izlemek oldu. Gözlem yapmak çok önemli. Bu gözlem sonucunda aylar sürse de, kendi yapabileceğim konsepti ortaya koymuş oldum. O nedenle bu laboratuvarı da camdan yaptım ki dışarıdan gelen herkes gözlem yapabilsin, isteyen herkes gelip bakabilsin. Çoğu zaman lise öğrencileri, ortaokul öğrencileri geliyor sandalye veriyoruz oturuyorlar ve bizim içeride neler yaptığımızı, herhangi bir eğitim ya da izin almalarına gerek kalmaksızın görebiliyorlar. Türkiye’de en azından benim zamanımda öyleydi; çok iyi teorik bilgi öğrendiğimizi düşünüyorum fakat sorgulamak çok geri planda kalıyor. Genelde bilgileri hep ezber tarzında çalışıyoruz. Ve de takım çalışması çok az maalesef Türkiye’ye bakarsak, onun için daha çok projeye dayalı çalışmaların yapılmasını ben yüreklendirmeye çalışıyorum Türkiye’deki öğretmen ve öğrenci arkadaşlarımla birlikte. En önemli şey kritik düşünme, eleştiri yapabilme, soru sorabilme, Türkiye’de soru sorabilmek maalesef çok zor. Ben çok soru sorduğum zamanlar hep negatif olarak susturulmuştum. Ama soru sormanın ben büyük bir erdem olduğunu düşünüyorum. Ve Amerika’da da zaten bunu hep teşvik ederler. Hatta bu yıl verdiğim ilk resmi derste çocuklara soru sormayı öğrettim. Çünkü soru sormak demek, küçülen dünyayı genişletmemizi sağlıyor ve zaman kazanmamızı sağlıyor. Çünkü zamanımızda en gerekli şeylerden biri zaman, o nedenle kritik düşünme, soru sorma bunları daha çok teşvik etmek lazım.”

    Özlem Tınaz: Ortaokul ya da lisedeyken bilimle uğraşmayı hayal ediyor muydunuz? Bir hedef koydunuz ve başarıya öyle mi ulaştınız?

    Canan Dağdeviren: “Aslında Amerika ya da herhangi bir ülke yoktu kafamda. Sadece yapmak istediğim bir proje vardı ve o projeyi yapabilmek için de bu işi yapabilen insanları araştırmaya başlamıştım. Bir çok ülkeyi ve bir çok ülkedeki araştırmacıları araştırdım. Çin, Ortadoğu, Asya, Amerika, Avrupa’nın birçok ülkesi ve sonra benim yapabileceğim şeyleri yapabilecek birinin Illınois Üniversitesi’nde olduğunu bulmuştum, John Rogers, benim doktora hocam. Ve ondan aletleri nasıl esnek ve çekilebilir yapabileceğimi öğrenmiştim. Amerika’ya geliş sürecim de böyle başladı. Çünkü hocamı bulmak istemiştim. Onu da Illinois’de buldum. O nedenle de Amerika’ya geldim.”

    Özlem Tınaz: Biliyoruz ki bu başarınızda annenizin büyük rolü var. Size nasıl destek oldu?

    Canan Dağdeviren: “Annem kilit insan, gizli kahraman, benim ben olmamı sağlayan, hem kişilik olarak hem vücut olarak, tabii babamın yardımlarını da unutmamak lazım ama annem benim hayatımdaki en etkili ve en unutulmayacak yapıtaşı, temel.”

    Özlem Tınaz: Canan Dağdeviren’in bir günü nasıl geçiyor?

    Canan Dağdeviren: “Genelde ben güne koşu yaparak başlıyorum. 6 gibi başlıyorum güne. Çünkü beyin kapasitör gibi; hep yüklediğiniz zaman bir zaman sonra patlıyor. Recharge etmeniz lazım. Başka şeyler yapmanız gerekiyor. Benim en çılgın fikirlerim genelde koşarken oluyor. Koşuyorum, geliyorum sonra çok güzel bir Türk kahvaltısı yapıyorum. Hayatın mutluluğu bence kahvaltı. Sonra Türk kahvesi içiyorum, öyle başlıyorum güne. Benim olmazsa olmaz ilk üç aktivitem güne başlarken, sonra toplantılarım oluyor, öğrencilerimle birlikte laboratuvarda çalışıyorum. Makaleler yazıyoruz. Birçok sergiyi ziyaret etmeye çalışıyorum çünkü sergiler, özellikle sanatta, beni çok motive eden ve aynı zamanda yüreklendiren ve farklı bakış açılarına sahip olmamı sağlayan aktiviteler. Zaten burada birçok müze var, onları gezmek, çizimleri görmek farklı görüşleri ve kültürleri öğrenmek bana çok şey katıyor. Ve bunu da kendi yaptığım teknolojilere entegre edebildiğimi düşünüyorum. Öğrencilerimle vakit geçiriyorum, ders anlatıyorum, ders veriyorum. Kültürün hayatımda büyük bir yeri var. Mesela ders verirken sadece ders öğretmiyorum aynı zamanda kültürümüzü de tanıtıyorum. Mesela yaptığımız aktivitelerden biri de; mercimek çorbasına ekmek batırıp, yemek. Bunu öğretmekti. En son dersimizi sucuk mangal yaparak kapattık.”

    Özlem Tınaz: Gençlerle Skype görüşmeleriniz devam ediyor mu?

    Canan Dağdeviren: “Evet, devam ediyor. Pazar günleri 2 saat az uyuyorum. Ve bana ulaşan öğrencilerle Skype toplantıları yapıyorum. Genellikle 20 dakika sürüyor toplantılarımız ve bire bir, grup şeklinde değil. Tamamen kişiye göre ve alanı farketmeksizin herkesle, her öğrenciyle görüşüyorum. Bana yazan öğrenciler arasında ilahiyat fakültesinden öğrenciler de var, tıp dünyasından insanlar da var. Hukuk okuyan öğrenciler var. Cevabı bende değilse bile network’üm de olan hocalarla birleştiriyorum onları.”

    Özlem Tınaz: Biraz da projelerinizden bahsedelim, biliyoruz ki kalp pili üzerinde çalıştınız.

    Canan Dağdeviren: “Kalp pili aslında benim doktora süresinde yaptığım hipotezin sadece küçük bir bölümü. Ama çok ses getirdi o bölüm. Kalp pili, biliyorsunuz, kalbinizin ritmi iyi olmadığı zaman kalbin iç çeperine gelen bir elektrot vasıtasıyla voltaj yollayıp, kalbin ritminin tekrar iyi olması sağlanıyor. Fakat bu piller her 6 ya da 7 yılda bir değiştirilmek durumunda çünkü içindeki batarya, pil bitiyor. Bizim yaptığımız teknoloji bir sistem üzerine kurulu ve incecik levhalar şeklinde kalbin, akciğerin ve diyaframın üzerine yapıştırılıyor. Ve sizin iç organlarınız hareket ettikçe, mesela; kalp atışı veya nefes alıp verme, bu alet eğilip, bükülüyor ve dışarı elektronik güç veriyor. Elektrik gücü veriyor. Ve siz bunu kullanarak kalp piliniz tekrardan çalıştırabiliyorsunuz. Şu anda Media Lab’de onun bir başka versiyonunu yapıyoruz. Artık kalbin içerisine girmeye gerek kalmadan bu platformları direkt dizimizin kolumuzun ya da iç çamaşırımızın bir parçası olacak. Ve siz normal günlük hayatınıza devam ettikçe mekanik enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürüp kablosuz bir şekilde bu elektronik gücü başka aletlere de gönderebileceksiniz. Bundan sonra daha çok meme kanseri üzerine çalışmak istiyorum. Uzay teknolojileriyle çok ilgileniyorum. Belki astronotlar için özel bir tekstili de işin içine koyabileceğimiz akıllı giysiler ve farklı elektronik aletleri var olan tekstilin içine koyabileceğimiz oluşumlar yapmayı planlıyoruz. Şu an MIT’de kendi grubumla birlikte daha çok vücut içerisine girebilen, giyilebilen küçük aletler yapıyoruz. Yaptığımız aletlerden biri beyne entegre edilebilen ve beynin en dip köşelerine kadar inebilen üç boyutlu iğne şeklinde bir alet ve esnek ve aynı zamanda da beynin içine girebilecek kadar sert bir platform. Bu ne yapıyor? Normalde siz Parkinson hastasıysanız ilaçları ağız yoluyla veya damar yoluyla almak durumundasınız. Bu da maalesef tüm vücuda zarar veriyor. Sadece beynin o noktasına gitmiyor. Fakat bizim yaptığımız bu platform sayesinde kablosuz olarak çalışabilen ve direkt bilgisayarlardan kodlar vasıtasıyla gönderdiğimiz mesajlarla ilaçları çok minik boyutlarda beynin istenilen noktasına indirgenebiliyor. Böylelikle sistemik toksisi denilen problemi de önlemiş oluyoruz. İlaç gereksiz yere vücudun her yerinde dağılmıyor. Çok büyük miktarlarda değil küçücük miktarlarda beyindeki değişiklikleri saniyeler içinde görebiliyoruz.”

    Özlem Tınaz: Sizin bir de pijama tanımlamanız var. Onu açar mısınız?

    Canan Dağdeviren: “Ben günümüz tıbbının pijama tarzı olduğunu düşünüyorum. Bol, size uymak zorunda değil. Annenizin babanızın pijamasını giyebilirsiniz. Ama ben bugünün tıbbını, takım arkadaşlarımla birlikte, öğrencilerimle birlikte ‘suit type’ yapmak istiyorum. Tamamen sizin üzerinize oturan ceket tarzı. Ve vücudunuzun her tarafını kaplayan tarz, böylelikle vücut içerisinde ve dışında olan tüm etkileri dışarıya bir ara yüz vasıtasıyla iletebilen teknolojiler. Bunu da ancak ve ancak geleneksel olmayan, çekilebilir, esnek, ince aletlerle yapabiliriz.”

    Özlem Tınaz: Fareler ve maymunlar üzerinde çalıştığınızı söylediniz. Hayvanseverler aslında bu tür deneylere ve deneklere karşılar. Sizin görüşünüz nedir?

    Canan Dağdeviren: “Elbette hayvanlara büyük saygım ve sevgim var. Ve insanlara belki de bilmeden harika yardımlarda bulunuyorlar. Bu konuya ben de çok hassasım, özellikle çok hassastım, bu konuya başlamadan önce. Hayvanları çok seviyorum ama onlara dokunamama gibi bir sorunum var. Ama eğitimler alıp artık onlarla deneyler yapmaya başladım ve bir güzellik daha yapmaya başladık yaptık biz. Normalde şu anda var olan teknolojiler çok büyük. Beyne indirgediğinizde beyinde probleme neden oluyor. Ama ben bunu öğrendikten sonra ‘mikrofibrication’ dediğimiz mikron boyuttaki teknolojiyi, saç teli kalınlığından ince, 10 kat daha ince aletler yapıp, bunları beyne indirebiliyoruz hayvanlar yaşarken. Ve hayvanlar hiç acı çekmiyor. Bu da teknolojinin ne kadar ileri olduğunu gösteriyor. Ama her zaman söylüyorum en az öğrendiğim bilgiler, öğretici pozisyonda olan hocalarımdan aldığım bilgiler, takım çalışmaları yaptığım arkadaşlarımın ötesinde hayvanlara çok şey borçluyuz.”

    Özlem Tınaz: Türkiye’ye, Türk Devleti’ne ya da özel sektöre bir çağrınız var mı?

    Canan Dağdeviren: “Çocukları ve gençleri desteklesinler. En büyük çağrım bu olur. Bilim çok önemli bence, ülkelerin her birinin önceliği bilim olmalı. Bilim insanlarına ve bilimle uğraşmak isteyen gençlere yardımcı olsunlar. Geçtiğimiz yıl Arya Güçlü Kadınlar Platformu’nun Güçlü Kadınlar Ödülü’nü kazandım. Ve bu ödülü almama sebep olan düşünce de vizyon bursuydu. Şu an vakfı oluşturmaya çalışıyorum. Türkiye’de kurulacak bu vakıf, annesi- babası olmayan çocuklar, her yıl bir erkek ve bir kadın öğrenci, eşitliğe inandığım için, Türkiye’den Amerika’ya gelecekler ve Amerika’daki büyük üniversiteleri görecekler. Harvard, MIT gibi laboratuvarları görecekler. Benim verebileceğim bir koltuğum yok ama verebileceğim bir laboratuvarım var. 23 Nisan günü laboratuvarı onlar yönetecekler. Satranç oynayacaklar, okyanusu görecekler, istakoz yiyecekler. Türkiye’de yapamadıkları veya yapmaları mümkün olmayan aktiviteleri burada yapacaklar. Ve dünyanın sadece Türkiye’den ibaret olmadığını bu öğrencilere göstermek gibi bir fikrim var. Döndükleri zaman da henüz işleri bitmiyor. Biz Sivas’lıyız. Sivas’ta bir hatıra ormanı yapacağız. Ve bu çocuklar birer tane ağaç dikecekler. Ve her ağacın bir ismi olacak. İlk isim Fatoş Büyükkuşoğlu’nun, bize ödül veren, vefat eden annelerinin ismi olacak. Çünkü toplumda çocuk yetiştirmenin, insan yetiştirmenin ve ağaç yetiştirmenin ne kadar zor ve zaman aldığını topluma göstermek istiyorum. İstanbul, Sivas ve Amerika ayaklı bir vizyon bursu olacak.”
  • Genç Adam!
    Aldatılan bir kadının birinin ya annesi ya da kızı olduğunu unutma!
    Yakınların için ne istiyorsan bütün kadınlar için de ona talip ol!Bir gölgede içtiğin soğuk suyun dahi hesabının sorulacağı Mahşer Günü mazeret üreten ağzın mühürlenecek,ellerin ve ayakların konuşacak!
  • Bir dahaki sefere beni de çağır, birlikte ağlayalım.
    Tek başına ağlayan kadınları daha ne kadar kaldıracak bu yorgun, bu yaşlı, bu bütün kötülüklerden beli eğilmiş, bu dizleri üzerine çökmüş, bu hor ve kaba kullanılmış dilsiz dünya? Sahi bu dünyanın bir dili var mıdır? Bunca dilin konuşulduğu dünyanın dilsizlik sancısı.

    Tek başına, içini çeke çeke ağlayan; kendini tutmak isteyip de tutamayan, gözlerini silerken ellerine göz kaleminin siyahı bulaşmış, karşısında biri varmış gibi gözlerini sabit bir noktaya dikip öylece bakakalan kadınların sızısıyla kararıyor gökyüzü, yaz günü içimizi saran kasvet, bu kimsesizlik hissi.

    İnsan gökyüzüne bakınca hissedebiliyor yakınlarda bir yerlerde tek başına ağlayan kadınların varlığını. Kuşların uçuşundan, bir çocuk parkı ıssızlığından. Bir şeylerin yanlış gittiği duygusu; ajansların geçmediği, kalbinizi meşgul eden, aklımızı yoran.

    Tek başına ağlayan kadınlar. Dünyanın kırık kalbi. Dünyanın dip boyası gelmiş saçları. Dünyanın rutubetli duvarları. Sadece nakaratını hatırladığınız o eski şarkılar.

    Bir dahaki sefere söyle, birlikte ağlayalım.
  • “Lili emzirmiş nenemi. Tek memesiyle. Ölmeden hemen önce.”
    Toprağın ve suyun diliyle arınmanın erdem olduğu zamanlardı. Doğuştan tek memeli doğmuştu Lili. Yirmi yıldır da çocuğu olmuyordu Lili’nin. Köyün deneyimli yaşlı kadınları kendisine ikiz çocuk doğuracağını söylediklerinde gözlerinden yaşlar gelmişti. Hasetliğin ne olduğunu iyi bilirdi. Neden sonra farkına vardı: neredeyse kendisinin boyundaydı çocukları.
    Bebeklerini kollarına aldığında odanın içindeki kadınlar zılgıt seslerini çıkarttılar.
    Xaco müjdeli sesi duydu. Sevdiği kadın olan Lili’yi kaçırmayı düşündüğü o lanet geceyi gözlerinin önüne getirdi.
    Önce siyem siyem başlayan, daha sonra sağanak bir yağmura dönüşen, yıldırımların kendisinin canını değil de köyün bütün kızlarının hayal ettiği güzeller güzeli ağbisi Yusuf’un canını alan ve onu yakıp kül eden geceyi…
    Hükmü kesindi Xaco’nun. Kaçıracaktı kendisi gibi cüce olan Lili’yi. Kalabalığın ağbisinin cenazesiyle ilgilendiği günü fırsat bilip yıllar sonra o köylerde yaşayanların define aramak için henüz derin çukurlar kazmadığı dağlardan ve tepelerden geçerek sevdiği kadının köyüne gitti. Lili’nin hık mık etmediğini görünce, sırtında bir kamburla zamanın sonsuz bahçesinde soluksuz dolaşan bir derviş gibi hissetti kendini Xaco.
    Evin önündeki kalabalık, müjdeli sesi duydu ve sevinçten birbirlerine sarıldılar. Köyün delisi Çerçi lakaplı Rızo da koşarak kalabalığın yanına geldi. Güldü, zıpladı ve “Azrail’i gördüm. Azrail’i gördüm,” diyerek sevindi. Kalabalık, Çerçi’ye bakarak kahkaha attı. İçlerinden biri alay edercesine “Azrail nerede Çerçi?” dediğinde bir patlama sesi geldi. Kireçlenmiş ağaçlara bağlanan siyah atlar ön ayaklarını havaya kaldırarak şaha kalktılar. Gökyüzüne doğru yükselen kesif duman bulutunu göstererek “Bak işte orada Azrail. Bak işte orada,” dedi Çerçi. Herkes sustu. Susmak en pahalı cümleydi şu hayatta. Yüzüne kan sıçramış bir rüzgâr, topladığı yanık et kokusunu köyün içine doğru sürükledi. “Yakın köylerden birini yaktılar herhalde,” dedi köyün imamı. Mermi seslerine karışmış sapır sapır dökülen masum insanların çığlıkları kırk beş kilometre ötedeki Kartevin dağında yankılandı. Uğultu. Gittikçe büyüyen meşum bir uğultu…
    Astımı olan köyün yanık sesli dengbeji Garabet, o gece havaya dağılan barut kokularıyla ölmeden önce kadim zamanların bilgeliğini taşıyan bir türkü yakmıştı, içinde Lili olan. İçinde insanlık olan! Ve o gece herkes izbelere saklandı; kimse başını yastığa koymadı. Kanın uyumadığı bir coğrafyada insanlar başını yastığa rahatça koyamazdı. Yüzünü kanla yıkayan bir derenin ölüm cömertliğinden kendilerine düşen hisseleri bekledi her biri.
    Tan vaktiydi ve askerlerin yakın köylerde yaktığı ateşlerin kıvılcımları sönmek üzereydi. Ellerinde mitralyöz ve süngülerle yaklaşan bot sesleri… Ayaklarının altında, kuruyan bir dal parçasının çürümüş birer kemik gibi çıtırdamasıyla duraladı bir asker. Etrafına bakındı. Hanım’ın yeni doğan bebeklerinden biri ağlamaya başladı. Sesin geldiği yöne doğru ilerlediler. İlerlerken evleri yaktılar. Askerin biri sevinçle geldi. Elindeki ziynet eşyaları gösterdi. “Bak bu küpü şu evden buldum,” dedi, “evin önündeki tandırın içine gömmüşler.” Bundan böyle her yeri arayıp işe yarar bir şey bulmayana kadar yakmadılar hiçbir evi. Geride karnesi kırıklarla dolu bir çocuk devlet kaldı.
    Yakılan evlerden yükselen dumanlar bulutlara yaklaşıyordu. Gördüğü “her şey devletten uzak bulutlara yakın”dı. Gözlerini kısarak baktığı kapının deliğinden askerlerin kendisine doğru gelmek üzere olduğunu anladı Lili. Penceresi sonsuzluğa bakan evlerin telaşı kapladı bedenini. Zayıf bir akarsuyun iki kolu gibi akan yerdeki kanlara baktı. Baktıkça ağlayan koyungözlü bebeğinin ağzına memesine sokarak kaçmaya başladı. Sonsuz bil çöl gibi savurduğu saçlarının her telinde kanlı bir ayet yazılıydı Lili’nin. Arkasından yükselen dumanların gölgeleri daireler çizerek değişik suretler düşürdü önüne. Karnında hissettiği bir ağrı daha fazla uzaklaşmasına izin vermedi. Bir limana demir atamayan yorgun gemiler gibiydi. Saklanacak yer baktı, göremedi; gördü, ama fazla bakamadı: Cesetleri üst üste istifliyorlardı. Ve kararını vermişti: Cesetlerin altına saklanacaktı. Memesini emzirdiği çocuğu uyumuştu… Yakılan evlerin arkasından dolandı. Hacı Bahaddin’in ağılığından yükselen dumanlara baktı. Can çekişmekte olan koyunların hırıltılarını dinledi, ama bilemedi... Bebeğinin kafasından avuç içlerini geriye çektiğinde farkına vardı. Dinlediği hırıltılardan biri bebeğinden gelmişti oysa. Korkuyla ne kadar süredir ağzında tuttuğunu bilmediği memesinden gelen sütler boğmuştu yavrusunu. Nasıl bir çığlık attı, elinden uçtu koyungözlü bebeği. Cesetlerin üzerine düştü ve yuvarlanarak aşağıya doğru kaydı. Yüzüstü yerdeydi şimdi. Yüzünü çatlamış bir toprağa saplayarak intihar eden solmuş bir çiçek gibiydi. Hafızasının sonsuz derinliğinin kuytusunda bir yara kaldı Lili’nin. Merhemin yükünü kabul etmeyen gururlu bir yara! Lili o gün, o saatte delirmişti. Hiçbir şey delirtmemişti oysa onu bu yaşına kadar. Ne yirmi yıldır çocuklarının olmayışı ne de cüce olması sebebiyle kendisiyle edilen alaylar. Hiçbir şey!

    Aydın Aldırmaz
  • Bugün hayatımın en hüzünlü günü.
    Bugün bir hayat kurtarmak için birini kaybettim.

    9 ayı göz önüne alınca hamilelik acı..
    Dünya' ya yeni bir hayat getirmek...

    Bugün ağladım. Çünkü bir kadını kaybettim. Bir çocuğu dünyaya getirmek için 14 yıl çalıştı. Tüp bebek döllenme ve bilinen tüm yöntemleri denedim.

    Bu kadar zamandan sonra birkaç fibromi kist olmasına rağmen hamile kaldı. Hamilelik başladı ve her şey yolunda gidiyordu.
    9 ay sonra, kocası hastaneye koştu ve ben de doğum sırasında ona yardım etmek için her şeyi bıraktım. Doğum saatlerce sürdü ve 7 saat sonra acı artınca, biz de sezaryen yapmaya karar verdik.

    Anneyi kaybettim ama bebek kurtuldu.
    Son nefesini vermeden önce çocuğunu kollarına aldı ve
    \" şükürler olsun \" dedi. Sonra da öldü.

    Harap oldum ve çok üzüldüm. Haberi kocasına vermek için çabucak gittim. Duyunca adam bayıldı. Hayatının en mutlu günü büyük bir sorun haline gelmişti.

    Bugün birini kurtarmak için bir hayat kaybettim. Hayat verenin ölümüne tanık oldum. Huzur içinde ölümüne..

    Lütfen kadınlara saygı gösterin,
    Annelere saygı gösterın !

    9 ay karnında çocuk taşımak şaka değil, bu işçilik de değil!
    Kadınlar büyük bir fedakarlık yapar.

    Sevgili kocalar, eşlerinize saygı gösterin çünkü onlar gerçek bir mucize. Allah bütün hamile kadınları güçlendirir ve doğum için yardım eder.

    Kadınlar bize hayat verdi ve değere ihtiyaçları var.
    Kadınlar her şeyi hak eder..

    Ne diyor üstad Neşet Ertaş: Kadınlar insandır biz ise insanoğlu.
  • “Diri diri toprağa gömülen çocuğa (kıza), hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman!”

    Allah (c.c) herkese kendi yaptıklarını soracak ama ilginçtir ki (Kur'an'ın bildirimiyle) çocuklara ise kendilerine karşı işlenen suçların gerekçesini soracak. Yani kendilerinin niçin öldürüldüğü çocuklara sorulacak.

    Aslında sorulacak olanlar çocukları öldüren katiller iken acaba neden Allah (c.c.) çocuklara sormayı Kur'an'da ön plana çıkarıyor? Öldürülmelerinde çocukların hiçbir günahı olmadığı halde! Zaten olayın vahameti de burada! Düşünün niçin öldürüldüklerini dahi bilmeyen insanlığın masum taifesine, Allah (c.c) soracak:
    - Ey çocuk! Niçin öldürüldün?
    - Ey katilinin elinde, korkudan yüreği çatlayacak derecede dehşete kapılmış titreyen çocuk!
    - Ey kendisini diri diri toprağa gömmek için kazdığı çukurda tozlanan babasının saç ve sakalını masumiyetiyle temizleyen küçük ellerin sahibi çocuk!
    - Ey bayram sevincini alacağı şekerle yaşamak için, çaldığı kapıdan ölü minik bedeni çıkan çocuk!
    - Ey bedeni parçalanıp sokaklara atılan çocuk!
    - Ey üç beş kuruş için eve giren hırsız tarafından yatağında bıçaklanıp öldürülen çocuk!
    - Ey şu azgın insanlığın kara asrında, kendisine hayat hakkı yerine ancak ölüm bulmuş çocuk!

    Hangi suçtan dolayı öldürüldün? Günahın neydi? Evet, milyarlar şefkate ve merhamete muhtaç masumiyetlerine ve acziyetlerine rağmen, çocuklara öldürülüşleri sorulacak; öyle ki göklere ve yerlere ağır gelen bu olayın vahameti anlaşılsın. “Senin gibi bir masumiyette ne gibi bir suç bulundu da öldürüldün!? İnsanlık sizin gibi masumları öldürecek kadar mı azgınlaştı!?”

    Oysa, çocuklar o kadar masumdurlar ki, sinn-i teklif yaşına kadar Allah onları mükellef dahi tutmamış. İyi ile kötüyü ayırt edecek aklî melekeye ulaşmadıkça da günahsız, masum kabul edilmiştir onlar. Bu yaşlarda ölenleri masum ve temiz bir şekilde cennete koyacak. Yaptıklarından dolayı Allah onları cezalandırmayacaktır.

    İnsanlık taifesinin şefkate, merhamete en layık taifesi ihtiyarlar, sakatlar, hastalar, kadınlar, içinde en masumudur bebekler ve çocuklar. Rahman onların masumiyeti ve acziyeti sebebiyle yeryüzüne rahmet edip, bela sağnaklarını tutar. Yani onların varlıkları yeryüzüne rahmet ve hayat vesilesidir. Şayet içimizdeki ağlayan bebeler, beli bükülmüş ihtiyarlar, meleşen kuzular olmasaydı belalar yağmur misali (yağarak) üzerinizden eksik olmazdı. (Hadis-i şerif meali)

    Asrımızın bu masum taifesi (çocuk, ihtiyar, kadın...) rüyalarda görülüp akılları baştan götüren kabusları uyanıkken yaşıyorlar: Yıllarca ağır şiddetler görüyor, bıçaklanıyor, boğuluyor, öldürülüyor, parçalanıyorlar...

    İşlenen suçlar ve günahlarda azgınlığın sınırları aşıldı. Bazen, toplumun helak olmayı hak ettiği derecede asileştiği tespitini yaparız ki belki bu tespit doğrudur da. Ama gözden kaçırdığımız bir husus daha var. Allah (c.c.), bu toplumu helak edecek olsa korkulur ki, facirleri ile beraber salihlerini de helak etsin. (Geçmiş ümmetler içinde iyiliği emir, kötülüğü nehiy sorumluluklarını terk ettikleri için, salihlerinin facirleri ile beraber helak edildiği kavimlerin varlığı haber verilmiş hadislerde)

    İçinde yaşadığımız toplumun ulaşılabilecek bir ferdi cehalet içerisinde şeytana uyup korkunç günahlar işliyor ve cehenneme yol alıyor. Müslümanlık vazifelerimizi yerine getirdik mi acaba? Yeterince ilgilenip hakkı (Allah, ölüm, cennet, cehennemi) bildirdik mi?

    Maalesef Müslümanlar olarak genelde günü kurtarma merkezli yaşıyoruz halbuki gençliği, insanlığı kurtarmak adına yanıp tutuşmalıyız. Bu derece isyan içerisinde büyük günahlar işleyenlerin birçoğu cehaletin karanlığında bocalıyorlar. Şefkat ve merhametle imanın nurunu taşımak gerek bu karanlık gönüllere. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömen vahşi, gaddar babaları, rahmet ve adalet timsali insanlara dönüştüren bir nuru... Bu, Peygamberi bir nur ve görevdir. Ancak böylece çocuklar, ihtiyarlar, kadınlar ölüm yerine hayat bulurlar.

    Şu iyi bilinmelidir ki, mazaretlerimiz, şeytanın elimize tutuşturduğu ancak Allah katında geçerliliği olmayan batıl delillerdir. Hz.Muhammed (sav) kadar mazaretleri olan var mıydı? Her türlü hakaret, işkence, saldırı, dışlamalara rağmen kovulduğu kapılara ve simalara bıkmadan usanmadan defalarca gitmiş. Onları cehennemden kurtarmanın rahmetiyle tutuşup durmuştu.

    Karanlıkları aydınlatan ve masumlara hayat olan “Nur”un elçileri olmak duası ile....