• İdeolojik fikirleri olduğu için işkence gören ve tutuklanan öğretmen Didaskó Pérez, bir pazar günü beş yaşındaki kızı Milay tarafından ziyaret edilir. Kızı ona üzerinde kuşların olduğu bir resim getirir. Sansürcüler hapishane girişinde onu yırtarlar.
    Ertesi pazar Milay ağaçların resmini getirir. Ağaçlar yasak değildir, resim geçer. Didaskó resmi överken kızına ağaçların yaprakları ve dalları arasındaki rengârenk küçük yuvarlakların ne olduğunu sorar:
    "Bunlar portakal mı? Meyveler mi?"
    Küçük kız onu susturur:
    "Şşşittt."
    Ve kulağına sessizce fısıldar:
    "Şaşkın. Onların göz olduklarını göremiyor musun? Sana gizlice getirdiğim kuşların gözleri."
    Eduardo Galeano
    Sayfa 85 - Sel Yayınları
  • Başlangiçta liberal anlatı esasen ortasınıf Avrupalı erkeklerin özgürlükleri ve ayrıcalıklarını umursuyordu ve işçi sınıfı, kadınlar, azınlıklar ve Batılı olmayanlara duyarsız görünüyordu. 1918' de savaştan galip çıkmış Britanya ve Fransa özgürlük söylevleri verirken dünyanın dört bir yanına yayılmış imparatorluklarındaki tebaaları akıllarına gelmiyordu bile. Mesela Hindistan'daki özerklik taleplerine 1919'da Amritsar katliamıyla karşılık verilmiş ve yüzlerce silahsız gösterici İngiliz ordusu tarafından katledilmişti.
    Batılı liberaller II. Dünya Savaşi'nın ardindan bile sözde evrensel değerlerini Batılı olmayanları içerecek şekilde uygulamakta büyük zorluk çekiyordu. Buna istinaden 1945'te beş yıllık Nazi işgali zulmünden kurtulan Hollanda'nın yaptığı neredeyse ilk şey, bir ordu tertip edip bu orduyu eski kolonileri Endonezya'yı yeniden işgal etmek için dünyanın öbür ucuna göndermek oldu. 1940'ta kendi bağımsızlığını dört günü anca geçen kisa süreli bir mücadelenin ardından teslim eden Hollanda, dört yılı aşkın zorlu seneler boyunca Endonezya'nın bağımsızlığını ortadan kaldırmak için savaştı. Çoğu milli özgürlük hareketinin umutlarını, kendilerini özgürlük savunucusu ilan eden Batılılara değil de Moskova ve Pekin'e bağlamasına şaşmamak gerek.
  • Basımı ancak 1900 lü yılları bulan ve basıldıktan sonra edebiyata “sadizm” kelimesini kazandıran, “Sodom’un 120 günü” kitabının yazarı Marki de Sade’nin karanlık dehlizlerine, sefahat dolu yaşamına iniyoruz. Yalnız biraz farkla, eserde Sade’nin kendinden çok ; yıllar boyunca hiç dillendirilmemiş eşi, Markiz de Sade’nin yaşantısı işleniyor.
    Bu açıdan yapıt, kocasının ilk gençlik yıllarından itibaren ölçüsüz şiddet ve zevk arasında kurduğu denklem, sefil davranışlar ve sefahat düşkünlüğünün Markiz’in ruhunda açtığı derin yaraları okuyucuya göstermede başarısız sayılmaz. Sade’nin ahlaksız yaşantısı ve sadistik eğlenceleri okuyucuya +18 bir havadan biraz uzak, mümkün olduğunca yumuşatılarak anlatılıyor.

    Yeniçağ Fransasının “öteki” yüzünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren eserde, olayların gelişiminin Fransız ihtilaliyle çakışması o dönemde halkın hislerini, coşkusunu dar bir alanda da olsa okuyucuya aktarmış. Sade’nin Fransız ihtilalinin başlangıç yeri olan Bastille hapishanesinde kaldığı dönemde yazdığı Sodom’un 120 gününün 12 metrelik bir kağıda yazılması ve Fransız ihtilalinin en ateşli günlerinde bir isyancının eline düşerek üç kuşak boyunca ,ta ki 1900 lere kadar başarıyla saklanması gibi bilgiler hoşa gidebilecek detaylar arasında.

    **Yazarın aksine Markiz’de güçlü bir kadından çok hayatında bir şeye körü körüne bağlanmak isteyen “fazla iyilik” hali buldum. Yüzyıllardır geleneklerin kadınlar üzerinde direttiği ahlaki genel kuralların erkekler için sayılmaması durumu burada da kendini gösteriyor. Kitap “sonsuz bağışlanma var mıdır?” “Bir kadının sevgi,bağışlama ve anlayışında sınır nedir?” Gibi soruları içinde barındırıyorken , Markiz de Sade gibi birinin bile vefakarlık sınırlarını çizebilmesiyle son buluyor. Belki de her kadının, bu denli ezilmeden, en başta çizmesi gereken bir sınır... Ne var ki günümüzde de binlerce kadın ,gerek fiziksel, gerek ruhsal yönden “sade” olan erkek cinsleriyle muhattap olmuyor mu ?
  • Hey! Peki şunu dinle.Herkesin bir mizacı olmadığı gibi her insan da bir gönül sahibi değildir.Sende bir tane var ve maşallah, King Kong’ub göğüs kafesine zar zor sığacak kadar haşmetli.Sende ki gönlü ilk gördüğüm günü Maradona’nın meşhur golü gibi aklında oynatıyorum sık sık.Adam haklıydı, “Bu Tanrı’nın eli olmalı!”
  • Henüz 25 yaşındaydı.
    Babasını kaybetti.
    Babasının prensesiydi.
    Ailenin tek çocuğuydu.
    Sektöründe Avrupa'nın en büyük fabrikası, 340 trilyon liralık devasa ciro ve binlerce çalışanın sorumluluğu omuzlarına kaldı.
    Cesareti vardı ama, tecrübesi yoktu. Üstelik, babası ona daima nasihat ederdi, “kaç kişi çalıştırıyorsan, o kadar insan akşam çorbasını içiyorsa, yüzün gülsün, yok eğer o insanlar akşam aç kalıyorsa, sen de aç kal” derdi. Bu sözler kulaklarında çın çın çınlıyordu, altında ezilmeden taşıyabilmesi için zamana ihtiyacı vardı, pişmesi gerekiyordu. Şirketin yönetimini aile dostlarına ve profesyonellere bıraktı, kendi şirketine yönetim kurulu üyesi olarak katıldı. Öğrendi, öğrendi, öğrendi. 29 yaşında kendini hazır hissetti. Direksiyona geçti. Yönetim kurulu başkanlığı koltuğuna oturdu. Kriz ortamıydı. Herkes kemerleri sıkmaya gayret ederken, o tam tersini yaptı, Türkiye'ye olan güveniyle yatırımını arttırdı, herkes küçüldü, o büyüdü. Babasının kendisine bıraktığını ikiye katladı, fabrika sayısını dörde çıkardı, çalışan sayısını üçe katladı. Vergi rekortmenleri listesinin değişmez ismi oldu. Türkiye'nin en güçlü 50 işkadınından biri oldu. Babasının vasiyeti gereği, kazandığını, toplumla paylaştı. Sosyal sorumluluk projelerine büyük önem verdi. Özellikle kadınlar için, fırsat eşitliğinden faydalanamayan kızlar için çaba harcadı. Aile Bakanlığı'yla işbirliği yaptı, “kadın ustalar” projesini hayata geçirdi, kadınlara 15 şehirde meslek eğitimi verip, iş hayatına kazandırdı. Özgecan vahşice katledildiğinde, 30 televizyon kanalının reklam kuşaklarını eşzamanlı olarak satın aldı, yarım dakika boyunca simsiyah karartı. Ne logo vardı, ne marka… Zifiri karanlıkta sadece “Özgecan için” yazıyordu. Ticari kaygıyla değil, toplumsal bilinci arttırmak için yapılmıştı. Tokat gibi çarptı. Kadına yönelik şiddette böylesine etkili bir reklam tarihte görülmedi. “Bir kadın ve bir kız çocuğu annesi olarak, bu sorunu ruhumun derinliklerinde hissediyorum” düşüncesiyle… Kadına yönelik şiddete dur demek için atılan her adımda yeraldı, her projeye katkı sağladı, para harcadı, mesai harcadı. Şiddet mağduru 12 kadının hayat hikayesinin anlatıldığı “Ölümcül Yaralı” isimli uluslararası farkındalık projesine İstanbul'da evsahipliği yaptı. Tübitak ve Boğaziçi Üniversitesi'yle birlikte yoksul kız çocuklarımız için Bilim Kampı düzenledi.
    *
    Gözde Akpınar.
    *
    Hani dünden beri tüm Türkiye, Filli Boya'nın dünya kadınlar günü reklamını konuşuyor ya… Memleketi yüreğinden yakalayan, yüreklendiren reklam… İşte o Filli Boya'nın sahibi Gözde Akpınar.
    *
    Bazen milyonlarca erkek hiç bi işe yaramaz.
    Bir kadın her şeyi değiştirir.
  • Halamın kızının cenazesi , gördüğüm ilk ölümdü . Halam onu, ocağın yanında, otların üstünde bezlere sarmış, mektebe gönderiyormuş gibi elini yüzünü yıkamış, saçlarını taramıştı.
    Sanki ölmemiş de uyuyormuş, kendine yakılan ağıtları dinliyormuş gibiydi. Etrafında oturmuş kadınlar sırayla ağıt yakıyordu. Biri bitirip biri başlıyordu . Yaşadığımız tüm dertler dile gelip konuşuyordu .
    Annemin kucağına oturmuş, olanlara bakıyordum. Alevler, yerde yatan halamın kızının yüzüne vururken gözleri sanki açılıp kapanıyor, yakılan ağıtlara tepki veriyor gibiydi.
    Annem başladı, Zeranik'e kaçarken ki hikayemizi, çocuklarının hikayesini anlattı. Nenem bir karyolada ölmüştü , ölmeden önce istediği tek şey bir kesme şekermiş.
    " Düşman, sen Allah'tan korkmazsın, bir kesme şekere
    muhtaç edersin . . . "

    Sonra başladı Paşa'ya söylenmeye:
    " Rayber diyor, kaçın artık ulu Tanrı dile gelip konuşsa Paşa'nın ordusunu durduramazmış, Paşa fermanımızı imzalamış, tel etmiş Abdullah Paşa'ya, Rayber diyormuş, bohçanızı toplayın, bu gelen zulümdür. De way, way, anneciğim tunç karyolada, zalim felek kapıda . . . "

    Sonra başka kadınlar sözü alıp kendi hikayelerini anlatıyordu.
    O zaman öğrenecektim cenazede ağlamanın ağlama olmadığını , aksine, bir hayatın yeniden dile döküldüğünü .

    Bir de güzel ağlayanlar vardı . Onlara "berbiçi" denirdi. Ağlayıcılık yapan, düşmana dahi ağıt yakan berbiçiler, bir yakınları ölmüş gibi, "De way, way," deyip , ellerini sallayarak ağıtlar yakarlardı. Kolsuz Musa'nın karısı Hece'nin bir berbiçi olduğunu ilk halamın kızının öldüğü o kış günü gördüm .
    Artık nerede biri ölüm yatağına düşse, Hece'yi çağırıp hayata gözlerini yummadan kendi hayat hikayesini Hece'nin ağzından ağıda döktürerek dinlerdi. Biri ölmüşse ya da acılar içinde büyümüş bir genç kız evleniyorsa gene Hece berbiçi olarak çağrılıyordu .
    Hece, iki seste , bazen birçok seste ağıt yakıyordu.