Çocuklarımız, hiçbir şey bilmiyor olsalar bile bize ait bir Hilafet kurumunun bulunduğunu ve bu kurumun yok edilmesiyle babasız kalan yetim çocuklara döndüğümüzü onlara kesinlikle öğretmeliyiz.
"Bana verdiğin taşın ne kadar değerli olduğunun farkındayım" dedi adam. "Ama düşündüm ki, sende bu taştan daha değerli bir şey var. Bu mücevheri verebilmeni mümkün kılan şeyi bana verir misin?"
Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerdeki ev sahibi saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeri aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardır. Bu sevgi ve dostluktu. Sevgi ve dostluğa ise her zaman yer bulunurdu.
Biz, çocuklarımızı henüz "küçük" görürken bu Ümmet'in ilk neslinde, şimdi ehliyet almaya uygun bulunmayan yaştaki "çocuklara" ordular teslim edilmişti.
Genç yazar, bunları düşünürken, sanki hiç zaman geçmemişti. Kahvehanede meczuplardan başka kimse yoktu. Demek herkes evindeydi ve pencerelerinden bakıyorlardı sokaklara, şehre... Ağaçların dalları karla yüklüydü, kar sokaklarda diz boyunu çoktan geçmiş, hâlâ birikiyordu. Bu küçük şehirde, o gece ağır ağır birikiyordu o kar. Şehir, soğuk ve ıssızlık. Bir çay daha söyledi genç yazar, ocakçı umursamadı, ağırdan aldı.