Kübra islam

Kübra islam
@kagitkiz
Ya büyük bir dalgınlıksa hayat…
Baş karakterin en az ilgi çektiği romanı olabilir..
6/10
·512 syf.··
2026 20. kitabı
·
13 günde okudu
·
Okunma: 17 Mayıs 2026 11:02
Jane Austen beni hiç uyutmamıştı… ta ki Mansfield Park’a kadar. Mansfield Park, Jane Austen’ın 1814’te yayımladığı ve diğer romanlarına kıyasla hep biraz gölgede kalmış bir kitabı. Austen’ın kaleme aldığı dönemde İngiltere’de sınıf farkları had safhada, kadınların toplumsal hareket alanı ise son derece kısıtlıydı. Kitap resmen bu atmosferin içine doğuyor. Hikaye, mütevazı bir aileden zengin akrabalarının yanına gönderilen genç bir kadının etrafında şekilleniyor. Görkemli bir konak, karmaşık aile dinamikleri, aşk, ahlak ve görünüş ile gerçeklik arasındaki ince çizgi… Tüm bu temalar Austen’ın zarif ancak keskin kalemiyle işleniyor. Açıkçası ilk yarısı beni zorladı. Tempo yavaş, ana karakter sessiz ve içe dönük. Fakat Austen’ı sevenler bilir, yavaşlığın altında her zaman bir şeyler kaynar. Bir de dürüst olayım… kitabın bir kısmına kadar başrolün Fanny Price değil, Mary Crawford olduğunu sandım Hikâyeye dahil olduğu anda atmosfer değişiyor resmen. Çünkü Fanny, Austen’ın diğer kadın karakterlerine göre çok daha silik kalıyor. Elizabeth Bennet ya da Emma gibi değil; daha sessiz, daha bastırılmış, daha geri planda biri. Ama sanırım Austen’ın anlatmak istediği şey de biraz buydu zaten. Bence Mansfield Park olaylardan çok insanların gerçek yüzüyle ilgili bir kitap. İlk başta fazla sakin ve durağan geliyor hatta ama sayfalar ilerledikçe o kibar konuşmaların, görgülü tavırların altında ne kadar büyük bir kibir, çıkarcılık ve ikiyüzlülük olduğunu fark etmeye başlıyorsun. Jane Austen bunu öyle dramatik sahnelerle değil, küçücük detaylarla hissettiriyor. Ve finale geldiğinde dönüp ilk sayfalara bakınca “meğer her şey en başından belliymiş” diyorsun Sizce Mansfield Park Austen’ın en durağan kitabı mı yoksa en zor okunanı mı?
Mansfield ParkJane Austen · Can Yayınları · 20172,633 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Kötülük Bazen Dua İle Gelir
Puan vermedi·88 syf.··
2026 22. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 20 Mayıs 2026 21:19
Andre Gide’in Pastoral Senfoni’sini bitirdim ve açıkçası kitap boyunca en çok hissettiğim şey rahatsızlıktı. Ancak kötü yazılmış bir rahatsızlık değil, aksine yazarın bilinçli olarak insanın içine bıraktığı o huzursuzluk hissi. Çünkü kitap ilerledikçe ortada sadece “yardım eden iyi bir adam” olmadığını anlamaya başlıyorsunuz. Kör bir genç kız olan Gertrude’u evine alan bir papazın hikâyesi gibi başlıyor her şey. İlk bakışta merhamet, iyilik, vicdan gibi görünüyor hatta. Fakat satır aralarında başka bir şey dolaşıyor. Ve Gide bunu küçücük cümlelerle hissettiriyor. Zaten en etkileyici tarafı da bu bence. Kısacık bir cümleyle karakterin bütün iç yüzünü görüyorsunuz. Gertrude’a bir noktaya kadar kızamadım açıkçası. Dünyadan izole büyümüş bir genç kızın ilk kez şefkat gördüğü insana bir şeyler hissetmesi bana çok insani geldi. Belki o his aşk bile değildi, sadece öyle olduğunu sandı. Ama yetişkin olan, sınırı koyması gereken kişi papazdı. Ve bunu yapmak yerine kendi duygularını sürekli “iyilik”, “inanç”, “Tanrı sevgisi” gibi kavramların arkasına sakladı. Kitap boyunca en çok buna sinirlendim sanırım. Çünkü gerçek hayatta da insanların kendi arzularını ya da bencilliklerini kutsal bir dilin arkasına gizlemesi beni çok rahatsız eden bir şey. Bir noktadan sonra şunu düşündüm sürekli: Kör olan gerçekten Gertrude muydu? Çünkü Gertrude gözleri açıldığında başka insanların acısını görebildi. Özellikle Amelia’nın sessiz hüznünü… Ama papaz kendi karısının kırılışını hiç göremedi. Belki de kitap boyunca asıl kör olan oydu. Bir de Gide’in yazım tarzına iyice alıştığımı fark ettim. Hep belli bir sakinlikte yazıyor olamasında rağmen o sakinliğin altında inanılmaz rahatsız edici şeyler dönüyor. Dini referansları, vicdan sorgularını, bastırılmış arzuları o kadar doğal yerleştiriyor ki
Pastoral SenfoniAndré Gide · İş Bankası Kültür Yayınları · 20226,7bin okunma
Bir sabah uyandın ve herkes günahlarını biliyor!
10/10
·312 syf.··
2026 14. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 05 Nisan 2026 20:46
Bu kitaba hiçbir beklentiyle başlamamıştım ancak beklemediğim kadar çok sevdim. Distopya okumayı zaten çok seviyorum fakat bu kitapta sadece distopya değil, çok güçlü bir karakter hikâyesi de var… İkisi bir arada tadından yenmez! Konusu; Yakın gelecekte geçen, insanların yaptıkları hataların gizli kalmadığı ve toplum tarafından çok sert bir şekilde yargılandıkları bir dünyada geçiyor. Fakat kitap aslında sistemden çok bir insanın yalnızlığını, utancını, dışlanmışlığını ve zamanla değişimini anlatıyor. Kurgusu gerçekten çok iyiydi ve beni asıl etkileyen şey Hannah’ın karakter gelişimi oldu. Kitabın başındaki Hannah ile sonundaki Hannah aynı insan fakat aynı kişi değildi. Zaten kitabın adı da bence bunun en güzel metaforu: Uyandığında. Bu kitap aslında bir sabah uyanmanın değil, insanın yaşadıkça, yalnız kaldıkça, acı çektikçe yavaş yavaş uyanmasının hikâyesi. Hannah kitabın sonunda kurtuldu mu bilmiyorum ama bence sonunda uyandı ve kendisi oldu. Okurken en çok hissettiğim şey şuydu: Bir insanı cezalandırmanın en acı yolu belki de onu en çıplak hâliyle herkese gösterip sonra tamamen yalnız bırakmak. Distopya seven herkesin çok seveceğini düşünüyorum. Benim için uzun süre aklımdan çıkmayacak kitaplardan biri oldu. Okumayı düşünüyor musunuz?
UyandığındaHillary Jordan · Yapı Kredi Yayınları · 2023781 okunma
Bu kitap adeta modern hayatın röntgeni!
Puan vermedi·88 syf.··
2026 15. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 06 Nisan 2026 06:31
“Her şeyin kusursuz olduğu bir hayat, gerçekten yaşanmış sayılır mı?” Kusursuzluk, modern hayatın o pürüzsüz görünen yüzünü yavaşça çatlatan bir roman. Vincenzo Latronico, bu kitapta özellikle büyük şehirde yaşayan, estetik kaygılarla şekillenen hayatların içine giriyor ve bize çok tanıdık bir boşluk hissini gösteriyor. Kitap; Berlin’de yaşayan genç bir çiftin hayatı üzerinden ilerliyor. Dışarıdan bakıldığında her şey “kusursuz”: iyi döşenmiş bir ev, doğru müzikler, doğru kitaplar, doğru arkadaş çevresi… Sosyal medyada paylaşılsa herkesin imreneceği bir hayat. Ancak tam da burada kitap sessizce sorusunu soruyor: Bu hayat gerçekten onların mı, yoksa sadece iyi tasarlanmış bir görüntü mü? Latronico’nun dili oldukça sade olmasına rağmen alt metni çok yoğun. O yüzden okurken olaylardan çok hislerin içine çekiliyorsun. Modern yalnızlık, kimlik arayışı ve “kendine ait olmayan bir hayatı yaşama” fikri kitap boyunca ince ince işleniyor. Özellikle günümüzün estetik takıntılı, vitrine dönmüş yaşam tarzına çok güçlü bir eleştiri var. Kitap aslında çok büyük olaylar anlatmıyor fakat okuduktan sonra zihninde kalan şey şu oluyor: “Ben gerçekten nasıl bir hayat yaşıyorum?” Küçük bir detay: Latronico, çağdaş Avrupa edebiyatının dikkat çeken isimlerinden biri ve özellikle şehirli bireyin iç dünyasını anlatma konusunda öne çıkıyor. Kusursuzluk da bu anlamda hem stil hem tema olarak oldukça güncel ve çarpıcı bir metin. Bu kitabı herkese önermem… Çünkü bazı sayfalarda kendini fazlasıyla yakalanmış hissedebilirsin. Okuyan var mı? Sizde nasıl bir his bıraktı?
KusursuzlukVincenzo Latronico · Yapı Kredi Yayınları · 2026165 okunma
bir insanın en büyük aşkı başka bir insan olmayabilir…
10/10
·232 syf.··
2026 9. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 12 Şubat 2026 07:47
Kitap bitirmedim, birine veda ettim! Stoner… Dışarıdan bakıldığında sıradan bir hayat anlatıyor gibi görünüyor: kırsal bir geçmişten gelen bir genç, üniversiteyle tanışıyor ve hayatının yönü değişiyor. Büyük olaylar, şaşaalı başarılar, dramatik kırılmalar yok. Ancak John Williams öyle bir anlatıyor ki, bu sade hayat bir varoluş meselesine dönüşüyor. Genel düşüncelerin aksine, ben Stoner’ı asla bir trajedi olarak görmedim. Benim için o, sakin bir varoluş destanı. En çok etkilendiğim şey, Stoner’ın ilk kez bir şeye gerçekten “ait” hissettiği o anların yazılış biçimiydi. Bir insanın kendi yolunu fark etmesi bazen çok sessiz olur. Ailesinin hayallerinden farklı bir hayatı seçmesi, kimsenin alkışlamadığı ama içten içe radikal bir karardı. Bence bu başlı başına bir başarıydı. Stoner’ı pasif ya da silik bulanlara katılmıyorum. Onun cesareti gürültülü değil, omurgalı. Özellikle mesleki duruşunda ve adalet duygusunda çok net bir karakter görüyoruz. Statüye değil, inandığı şeye sadık kalıyor. Belki özel hayatında kırılgan, belki bazı seçimlerinde zayıf… ancak iç doğruluğunu tamamen kaybetmiyor. Evlilik ve aşk meseleleri ise kitabın en düşündürücü tarafı. Kim haklı, kim haksız söylemek kolay değil. Herkes kendi eksikliğiyle var. Ben okurken bazı yerlerde rahatsız oldum, bazı yerlerde empati kurdum. Fakat sonunda şuna inandım: Stoner’ın gerçek bağlılığı bir insana değil, bir tutkuya. John Williams’ın hayatına bakınca da bu hikâyenin tesadüf olmadığını fark ettim. Kırsal bir geçmişten akademiye uzanan yol, sessiz bir kariyer, geç gelen takdir… Birebir otobiyografi değil ama güçlü bir ruh akrabalığı var. Sanki yazar, görünür başarı olmadan da anlamlı bir hayat yaşanabileceğini savunuyor. Kitabı kapattığımda birazcık duygusal anlar yaşandı.Günlerdir birlikte olduğum bir
StonerJohn Williams · Yapı Kredi Yayınları · 20201,288 okunma