Kitap bitirmedim, birine veda ettim!
Stoner… Dışarıdan bakıldığında sıradan bir hayat anlatıyor gibi görünüyor: kırsal bir geçmişten gelen bir genç, üniversiteyle tanışıyor ve hayatının yönü değişiyor. Büyük olaylar, şaşaalı başarılar, dramatik kırılmalar yok. Ancak John Williams öyle bir anlatıyor ki, bu sade hayat bir varoluş meselesine dönüşüyor. Genel düşüncelerin aksine, ben Stoner’ı asla bir trajedi olarak görmedim. Benim için o, sakin bir varoluş destanı.
En çok etkilendiğim şey, Stoner’ın ilk kez bir şeye gerçekten “ait” hissettiği o anların yazılış biçimiydi. Bir insanın kendi yolunu fark etmesi bazen çok sessiz olur. Ailesinin hayallerinden farklı bir hayatı seçmesi, kimsenin alkışlamadığı ama içten içe radikal bir karardı. Bence bu başlı başına bir başarıydı.
Stoner’ı pasif ya da silik bulanlara katılmıyorum. Onun cesareti gürültülü değil, omurgalı. Özellikle mesleki duruşunda ve adalet duygusunda çok net bir karakter görüyoruz. Statüye değil, inandığı şeye sadık kalıyor. Belki özel hayatında kırılgan, belki bazı seçimlerinde zayıf… ancak iç doğruluğunu tamamen kaybetmiyor.
Evlilik ve aşk meseleleri ise kitabın en düşündürücü tarafı. Kim haklı, kim haksız söylemek kolay değil. Herkes kendi eksikliğiyle var. Ben okurken bazı yerlerde rahatsız oldum, bazı yerlerde empati kurdum. Fakat sonunda şuna inandım: Stoner’ın gerçek bağlılığı bir insana değil, bir tutkuya.
John Williams’ın hayatına bakınca da bu hikâyenin tesadüf olmadığını fark ettim. Kırsal bir geçmişten akademiye uzanan yol, sessiz bir kariyer, geç gelen takdir… Birebir otobiyografi değil ama güçlü bir ruh akrabalığı var. Sanki yazar, görünür başarı olmadan da anlamlı bir hayat yaşanabileceğini savunuyor.
Kitabı kapattığımda birazcık duygusal anlar yaşandı.Günlerdir birlikte olduğum bir