Kitabımızın adı "Geliştiren Anne Baba" olabilir ama aslında küçük bir çocukla her an, her yerde karşılaşabileceğimiz için bu kitabı mutlaka okumalıyız. Kitapta deniyor ki: Bir toplumun gelişebilmesi için önce bireylerinin sağlıklı bir şekilde yetişip gelişmesi gerekiyor. Çünkü ancak o sağlıklı bireyler, topluma sağlıklı bireyler yetiştirebilirler.
Kitapta, aslında günlük hayatta karşılaştığımız, hep bildiğimiz ya da etrafımızdaki insanları eleştirdiğimiz davranışlardan bahsedilmiş. Ancak bunlardan söz ederken Doğan Cüceloğlu; gittiği ülkelerden, yaptığı seminerlerden, bir sahil kenarında gördüğü sıradan olaylardan örneklerle o kadar güzel anlatıyor ki... Anlamamızı öyle etkili bir şekilde sağlıyor ki, oturup düşünüyorsunuz: Ben çocuğuma böyle yaptım mı? Ben herhangi bir çocuğa böyle bir şey yaptım mı? diye.
Kitabımızı konu başlıkları şeklinde ele alacak olursak;
Çocuğumuza güvenmemiz gerektiğini,
Çocuğumuzu sevmemiz gerektiğini,
Çocuğumuza saygı duymamız gerektiğini,
Aile olmanın önemini,
Sağlıklı bir ailede çocuk yetiştirmenin gerekliliğini,
Çocuğun kendi kendine de mücadele etmesi gerektiğini,
Bu süreçte bir çocuk yetiştirirken ebeveynlerin birbiriyle olan ilişkilerini,
Kişinin bir birey yetiştirirken önce kendi benliğine değer vermesi gerektiğini
gibi konular yer alıyor.
Böyle bir paragrafta anlatınca basit ya da azımsanacak gibi hissetmeyin; gerçekten, kurulan cümlelerle ve verilen örneklerle öğrendikleriniz ve düşündükleriniz size çok şey katıyor.
O zaman kitaptan bir alıntıyla bitiriyorum:
“Toplumların gelişimi, bireylerin kendi özünde gelişmeleri ile gerçekleşir.”
Şermin Yaşar’ın "Deli Tarla" kitabı, onun tipik üslubuyla yazılmış, günlük hayatın içinden hikâyeleri ve karakterleri derinlemesine işleyen bir öykü kitabı. Kitapta birbirinden bağımsız gibi duran ama aslında aynı yazarın hayat görüşünden ve gözlem gücünden doğmuş hikayeler yer alıyor. Her biri hem gerçekçi hem de duygusal yoğunluk taşıyor. Dili sade ama çarpıcı; özellikle gözlemleri ve karakter betimlemeleri çok güçlü.
Aile ilişkileri, kadınların hayattaki rolleri, çocukluk anıları, geçmişle yüzleşme, kırgınlıklar, insanın iç dünyası gibi temalar dikkat çekiyor.
Şermin Yaşar’ın o kendine has, bazen naif bazen de tokat gibi çarpan anlatımı yine ön planda. Gündelik dili ustaca kullanıyor, samimi ama sıradan olmayan bir anlatımı var.
Komik bir anın hemen ardından iç burkan bir sahne gelebiliyor. Mizahla hüznü harmanlamada çok başarılı.
Kitabın adının "Deli Tarla" olması da o kadar yakışmış ki. İçlerinden beni en çok etkileyen hikaye Deli Tarla oldu. Kitaba bu ismin verilmesi okuduktan sonra daha da anlam buldu. Severek okuduğum harika hikayelerden oluşan muhteşem bir kitaptı. Kalemine sağlık
Öykü kitaplarını çok severim. Kısa kısa ve vurucu olanlarına hele bayılırım. Kitabın dili yalın akıcı dersem cümlelerin altında yatan mesajlara ayıp etmiş olur muyum acaba diye düşündürüyor kitap bana .
Kitaba şöyle bir bakmak için elime aldığımda "Çıt diye bir öykü vardi ne kadar etkilemişti ama beni okurken." dedim. Müzeyye'nin evliliği içinde ne kadar yalnız kaldığı ki bi yerde "Kocam televizyon koltuğuna bende mutfak masasına yerleşmiştim." Diyor ki etrafımızda ya da ailemizde bu hale gelen nice Müzeyyenler evlililer var, vardır. Gittiği bir gösteride bir tahta parçası üzerinde farklı noktalarda dans eden iki danscinin birbirine olan mesafelerini izleyip izleyip ağlaması... Beni gerçekten perişan etti Müzeyyen. Çok kalbime dokundu okurken. İçimi, burnumun direğini sızlattı. Bir de Elmalar ve Kurtları adlı öykü var ki... İçeriğine girmeyeceğim ama birilerine bir seyler söylemek için geç kalmamak gerekir. Kimin ne kadar ve ne zamana kadar hayatımızda olacağını bilemeyiz o yuzden bekleyene bekledigi sözü hayatta mutlu ve birlikteyken söylemek o anı paylaşmak en değerlisi. Daha nice güzel hikaye sayabilirim kitapta. Bir de küçük bir eleştiri eklemem gerekirse kitabin adi icinde gecen Bavula Sığmayan adlı bir öyküden gelmiş. Evet bu hikayede oldukca güzeldi ama diğerlerinin yaninda bir tık sonuk kaldigi için bu ismi vermezdim heralde kitaba.
Bu benim Nermin Yıldırım ile tanışma kitabım ama kesinlikle son olmayacak biliyorum.
Türk edebiyatının ilk yerli romanıdır bu eserimiz. Talat ve Fitnat... İki genç, iki kalp, bir aşk… Ama karşılarında dev gibi duran gelenekler, suskunluklar ve sırlarla dolu bir toplum düzeni var.
Kısaca bahsetmek gerekirse; Talat, Fitnat’a âşık olur. Ancak Fitnat’ın baskıcı üvey babası bu aşka izin vermez. Sevdiğine ulaşmak için Talat kadın kılığına bile girer ve Fitnat’ın yanına böyle gelir gider, ona böyle yakınlaşır. Fitnat ise onu sevdiği adamın kardeşim sanır. Kader ağlarını örer. Fitnat zorla evlendirilir. Talat bu acıya dayanamaz, hastalanır. Ve en yıkıcı gerçekler, ortaya çıkan sırlar... Fitnat’ı evlendirdikleri adam kim? Talat'a ne oldu? Bu acı gerçekleri öğrenmek için kitabı okumanızı tavsiye ederim. Biliyorsunuz bu dönemin eserleri edebi derinlik olarak modern edebiyata göre düşük bu sebeple o zamanın dönemine göre düşünüp değerlendirirsek güçlü mesajları var. Yani kitap sadece bir aşk hikâyesi değil;
Tanzimat toplumunun kadın algısını,
Görücü usulü evlilikleri,
Birey olamayan kadınların dramını gözler önüne seriyor.
Kısa, sade ama iç yakıcı bir klasik arayanlara, geçmişin gölgesinde yankılanan bir haykırış
Kadın karakterimiz Nora Seed, hayatından nefret ediyor. Tüm yaşamı pişmanlıklarla dolu. Yapmadığı, yapamadığı, son anda vazgeçtiği birçok karar yüzünden yalnız kaldığın, kimsenin ona ihtiyacı olmadığını hatta onsuz daha iyi olacaklarını düşünüyor. Ve bir gece intihar ediyor, ölmek yerine kendisini gece yarısı kütüphanesi diye tuhaf bir yerde buluyor. Aslında Nora, yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgi olan araf boyutuna sıkışıp kalmışken, tüm
hayatını emen pişmanlıklarını yeniden yaşama şansı buluyor. O anlara, olaylara geri gidiyor. Neye keşke dediyse, neyden hangi durumdan pişman olduysa kendini o durumda buluyor. Her şeyi tekrar, keşke dediği şekilde yaşayıp deneyimleme şansı buluyor.
Abisiyle rock grubu kursaydı?
Sevgilisiyle evlenseydi?
Yüzmeye devam etseydi? gibi gibi...
Nora deneyimlediğinde geçmişi aslında en güzel en doğru nerede olması gerektiğini görüyor. Ama intihar ettiği için tekrar anladığı olması gerektiği hayata geri dönebilecek mi? Hayat ona bir şans daha verecek mi ?
Ben aslında kitabı çok sevmedim, kitabın verdiği mesajı sevdim. Neyden memnun değilsek, aklımızda acaba, keşke diye ne kalırsa kalsın, en doğru yerde olduğumuzu, yaşamın olmamız gereken anın en kıymetli ve verilmiş en güzel hediye olduğunu anladım. Yaptığımız seçimler ile geldiğimiz, yaşadığımız an zaten bizim için en uygun andır. Geçmişe dönüp keşke dediğimiz anlar olabilir ama o zamanlar o tercihi yaptığımızda keşkeler hep olacaktı. O an ve durumda psikolojimize uygun olarak verdiğimiz karar aslında en doğrusu Elimizde olana sahip çıkmalı, nefes aldığımız ve sağlıkla yaşadığımız her an için şükredip hayatımızı yaşanabilir kılmalıyız.