Sybille Bedford bir yerlerde şöyle yazmıştı: İnsan gençken kendini bir bütüne, insanlığın temel ilkelerine bağlı hissetmez, insan gençken bir sürü şey dener çünkü hayat genel bir prova gibi algılanır, perde gerçekten açıldığında değiştirilebilecek bir prova gibi. Ama gün gelir perdenin her daim açık olduğu kafasına dank eder. Sahnelenen, oyunun kendisidir.
Hayatımızın akışında önemli bir rol üstlenecek, yönümüzü değiştirecek seçimleri etkileyecek ya da belirleyecek insanlarla yollarımızın tesadüf eseri kesiştiğini düşünmek ne garip. Belki de tesadüf değildir. Karşımızdaki insanın, bilinçli ya da bilinçsiz, gitmek istediğimiz yöne bizi itekleyeceğini seziyor olabilir miyiz? Belki de davete icabet etme sebebimiz budur.
Hayatta kalanlar için savaş, benzersiz ilkeler ve süreçlerle belirginleşmiş, içine kapalı bir yaşam fasılasını tasvir eder. İnsan savaşı neredeyse gerçekdışı bir çerçevede hatırlar. Savaşta yaşananlar başka hiçbir yerde yaşanmaz.
Saraybosna bana kara bir orman gibi görünüyordu ve ölüm bir avcıydı, ancak yıllar sonra Almanya'da kelimelere dökmeyi başardığım şeyi ilk kez o zaman hissettim: Yaşamak, her şeyden önce dehşete katlanmak anlamına geliyordu.