"İnsan ailesini seçemez ama hikayesini anlatmayı seçebilir.”
Norveç’te büyük ses getiren ve çok satan “Miras” romanında baba tarafından cinsel tacize uğrayan, kitabın ana karakteri Berglot’un yaşadığı travma üzerinden bir aile portresinin arka planı tüm gerçekliğiyle gözler önüne seriliyor.
Dört kardeş, iki kulübe ve bir sır. Babaları daha hayattayken kardeşler arasında başlayan bir miras meselesi nedeniyle ikiye bölünmüş bir aile ve babanın ölüm haberi ile başlayan bir hikaye. Her ne kadar roman bir miras meselesi gibi başlasa da okudukça anlıyoruz ki anne ve babası ile görüşmeyen, kardeşleriyle de arasında mesafeli bir ilişkisi olan Bergljot’un çocukluğundan gelen travmanın, saramadığı yarasının hikayesidir Miras. Bergljot’a kalan tek miras yıllardır çektiği acı ve ne yazık ki kimseye duyuramadığı sesi…
Berglot, ailesi tarafından varlığıyla yok sayılan biri. Çocukları ve torunları olan elli yaşındaki Berglot, küçük yaşlarda ensest suçla hayatı karartılan bir kadın. Yedi yaşına kadar bu duruma maruz kalmış, ve yaşadığı bu durumu o zamanlar kimseyle paylaşmıyor, annesi hariç. İlk defa otuzlu yaşlarında bu yaşadığı travmayı ailesiyle paylaşıyor ama ona inanan, yanında duran kimse olmuyor. Bu itiraf ve haykırış sonucunda tabii ki hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. Ailesinden kopuyor ve onlarla zorunlu olmadıkça kendi isteğiyle herhangi bir iletişime geçmiyor.
Roman boyunca karakterin çocukluğunda çakılı kalmasına şahit oluyoruz.
Anne'ye o kadar kızdım ki anlatamam nasıl yok saymış, nasıl bununla yaşamış benim aklım almıyor
Muhteşem bir okuma oldu, gönülden tavsiyemdir...