Kitabı okurken kendimi eski türk filmlerini izliyormuş gibi hissettim. Aslında beni sadece kitap okumayı aşkla yapan insanlar anlayabilir, boğazımın nasıl düğümlendiğini, gidip Tolganay'a sımsıkı sarılmak istediğimi. Okuduğum kitapların her biri benim başka bir yaşama dalışım. Kahrolası savaşlar binlerce eve ateş düşüren, insanların sevdiklerinden söküp alan... Kitabımız Tolganay'ın Toprak ana ile dertleşmesi ile başlıyor, ölmeden ona gerçekleri anlatmalıyım. Yaşanılan her şeyi toprak ana ile konuşuyor, dertleşiyor. Ahh Suvankul ve Kasım'ın gidişi bu ayrılışlar yürek yakıyor. Bana köyümü hatırlatan bir çiftçilik ile başlıyor.
DİKKAT SPOİLER İÇERİR !
Tolganay ile tarlaya çalışmaya giden Suvankul birbirlerine aşık olup kendilerine saf tertemiz bir yuva kuruyorlar. Bu evlilikten üç erkek çocukları oluyor. Oğullarından Kasım sevdiği kadını alıyor Aliman bu bir gelin değil evin bir kızı oluyor. Diğer oğlu da öğretmen olmak için okumaya gidiyor ki hayat koşuşturmaları arasında savaş gelip çatıyor 2. Dünya Savaşı. Sıra sıra Kasım, Suvankul ve diğer iki oğlu da savaşa gidiyor. Kıtlık zamanları Tolganay'ın halkın başına geçtiği zamanlar halk için yaptığı fedakarlıklar. Bu savaşta hem kocasını hem de üç oğlunu kaybediyor. Beni derinden yaralayan olay trenle savaş alanına giderken o minicik bakış ve Tolganay'ın oğlunu görüşü anaaaa, Alimaaann. Keşke böyle olmasaydı, halbuki nasıl da aşk dolu bir yuvaları vardı. Anne kız dul ve bir başlarına kalıyor, Aliman bırakıp gitmiyor Tolganay da Aliman'ın yitip giden gençliğine üzülüyor. Gel zaman git zaman köye gelip giden bir çoban vakası oluyor su almak için Aliman'ın çobanın yanına gittiği görüştüklerini. Tolganay bu duruma ses etmez ne etsin belki evlenir gider genç daha heba olmasın der der ama Aliman hamile kalır çoban da çeker