Eşek gibi anır...
NİŞAN ALAN EŞEK Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, sıçan berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, Bekri Mustafa'nın Şeyhülislam, İncili Çavuş'un Kazasker, Karagöz'ün Sadrazam olduğu bir memlekette bir padişah varmış. Bu padişahın egemenliği altındaki memleket, sanki orada demokrasi güneşi doğmuş, toprağında hürriyet ağacı yeşermiş gibi, güllük gülistanlıkmış. İnsanların, hiç ama hiç dertleri yokmuş. Gel zaman git zaman, her ne olmuşsa olmuş. Tanrı göstermesin, anlatılmaz bir kıtlık baş göstermiş. Bir zamanlar yediği önünde, yemediği ardında, bir eli yağda bir eli balda olan insanlar, bir dilim kuru ekmeğin yoksunu olmuşlar. Padişah bakmış ki kıtlık halkı kırıp geçirecek, bunu önleyici bir çıkar yol aramış. Sonunda, memleketin dört biyanına, sokak sokak, köşe bucak çığırtkanlar salmış. Çığırtkanlar Padişah fermanınışöyle bağırırlarmış: - Ey ahali!.. Duyduk duymadık demeyin!... Her kimin devlete bir hizmeti, vatana bir yararlığı olmuşsa, koşup saraya gelsin! Padişahımız efendimiz onlara nişanlar verecek!.. İnsanlar, açlığı, yokluğu, derdi, borcu, harcı unutup, Padişahtan nişan almak sevdasına düşmüşler. Padişahta yapılan hizmetin büyüklüğüne göre çeşit çeşit nişanlar varmış. Birinci dereceden altın yaldızlı nişan, ikinci dereceden altın suyuna batmış nişan, üçüncü dereceden gümüş kaplama nişan, dördüncü dereceden demir nişan, beşinci dereceden kalaylı nişan, altıncı dereceden çinko nişan, yedinci dereceden teneke nişan... Gelen giden nişan alıyormuş. Artık öyle olmuş, öyle olmuş ki, nişan yapmaktan Padişahın memleketinde hurda demir, çinko, teneke kalmamış. Fincancı katırının boynundaki çangur çungur sallanan cam boncuklar nasılsa, körük gibi şişirilen göğüsler üzerinde de nişanlar, işte öyle sallanmaya
Bilginin Keskin Yüzü
Bilgi yaşamda belirleyici rol oynayan bir etkendir. Canlıların çoğu kaynağını türlerine ait bilgilerden alan kalıtsallaşmış içgüdülerinin ve sınırlı öğrenme kapasitelerinin mümkün kıldığı ölçüde yaşama tutunmaya çalışırken insan bilgi edinmeyi ve kullanmayı çok farklı bir boyuta taşıyarak diğer türlere üstünlük kurma kendisine büyük bir avantaj sağlamış ve dünyaya hâkim olma hayalini gerçeğe dönüştürmüştür. Bilginin önemi tarih boyunca giderek artmış, yeni bilgilere erişmek ve onu kendi yararı için kullanmak için girişilen faaliyetler her an biraz daha kızışan bir mücadeleye dönüşüp avcı-toplayıcı toplulukların önce tarım yapan yerleşik topluluklara, sonra da karmaşık sanayi toplumlarına dönüşmesinde etkili olmuştur. İçinde bulunduğumuz çağ ise bizzat bilgi toplumu çağı olarak adlandırılıyor. Giderek Büyüyen Bir Uçurum Gündelik yaşam pratiklerinden elde edilen deneyimlerden süzülen bilgiler zaman içinde her bir toplumun kendine özgü yaşam tarzını ortaya çıkaran kültürlere dönüşürken, bilgi-bilgelik sevgisi anlamlarını barındıran felsefenin akıl yürütme yoluyla en doğru ve geçerli bilgilere ulaşma çabası bilimin ve bilimsel yöntemlerin doğmasına zemin hazırlayarak insanlığın yükselişini hızlandırmıştır. Bilginler, mucitler ve adı bilinmeyen araştırma sevdalıları keşifleri ve buluşlarıyla yeni ufuklar açmış, yeni çağların başlamasına önayak olmuşlardır. Bilgi teknolojileri, enformasyon, dijital iletişim, bilgi üretimi ekonomisi gibi kavramların havada uçuştuğu günümüzde ise bilgi üretimi her geçen gün biraz daha hızlanıyor. Bu alanda bir gösterge olarak ele alabileceğimiz patent başvurularına baktığımızda bilgi üretiminin bir yarışa dönüştüğü ve gelişmiş ülkelerle diğer ülkeler arasında giderek büyüyen bir uçurumun oluştuğu belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. Avrupa
Reklam
Helvayı kim yiyecek Biri Kadiri, biri Nakşi, biri Bektaşi olmak üzere üç derviş seyahate çıkmışlar. Yolda giderken Kadiri ve Nakşi dervişler şeyhlerinin kerametlerini anlatıyorlar, Bektaşi de sükût ile onları dinliyormuş. Bir köye uğramışlar. Köyde bir eve misafir olmuşlar. Köylü onlara yemek getirmiş. Karınlarını doyurmuşlar, o sırada bir köylü de bir tabak helva getirmiş. Doymuş bulunduklarından helvayı yarın yemeye karar vermişler. Helvayı yalnız kendisi yemek isteyen Kadiri demiş ki: “Arkadaşlar, aklıma bir şey geldi. Şimdi yatalım, uyuyalım. Sabah herkes gördüğü rüyayı anlatsın. Hangi rüya mükemmel ve iyi ise mükafat olarak o helvayı yesin.” Kabul etmişler, uyumuşlar. Sabah olmuş. Kadiri başlamış rüyasını anlatmaya. “Hayırdır inşallah. Rüyamda Şeyh Efendi teşrif ettiler. ‘Gel derviş’ diyerek elimden tutup beni cennet-i alaya götürdüler. Bahçeleri, köşkleri, huri ve gılmanları hep gösterdiler. Taamlarından meyvelerinden yedirdiler. Sonra da uyandım.” Arkadaşları bu rüyanın mükemmel olduğunu söyledikten sonra Nakşi başlamış anlatmaya: “Ben de gördüm ki bizim Şeyh Efendi gelip beni göklere çıkardılar. Orada meleklerle görüştük. Güneşi, yıldızı ve ayı temaşa eyledik.” Bu rüyanın da mükemmel olduğu tasdik olunmuş. Bektaşi susuyormuş. Sormuşlar. “Sen rüya görmedin mi?” “Gördüm.” “Niçin nakletmiyorsun?” “Sizin rüyalarınıza nazaran nakle layık değil de onun için.” “Böyle olmaz, anlatmalısın.” “Ben de gördüm ki Şeyhim geldi. Derviş, Kadiri’yi Şeyh’i cennete götürdü. Tatlılar, meyveler yedirdi, köşkler, bahçeler gezdirdi. Nakşi’yi Şeyh’i göklere çıkartıp meleklerle konuşturdu. Benim elimden böyle şeyler gelmez. Bari sen de kalk da helvayı ye de. Ben de kalktım helvayı yedim.” Anahtara tükür açılır Süleymaniye civarında ikamet etmekte olan bir Bektaşi dervişi
Alıntı
DATÇALI KONSTANTİN'İN KATIRI 1900'lü yılların başıydı. Datça Yakaköy'de bir Rum yaşıyordu. Yorgi oğlu Konstantin. Yıllar önce Akdeniz'deki Karpatos(Karput) Adası'ndan Datça'ya gelip yerleşmişti. Bir katırı vardı. Sarı tonlu sevimli bir katır. Katır deyip geçmeyin. O günlerde son model araba kadar kıymetliydi. Yıllarca Konstantin'in yoldaşı olmuştu. Onu, ailesini, yükünü taşımıştı. Tarlasını sürmüştü. Üstüne titriyordu Konstantin katırının. Her yıl hükümet konağı avlusunda muayene ettiriyordu. Ama bir gün Konstantin bir olay nedeniyle hapishaneye düşünce, katıra bakmak oğlu Andon'a kaldı. Andon da babası gibi katıra düşkündü. Ama gençti. Bir gün Andon katırı kaybetti. Nerede arasalar, bulamadılar. Ölmüş olsa cesedi bulunurdu. Bulamadıklarına göre biri ç'almıştı. Andon üzüntüden mapustaki babasına katırın kaybolduğunu söyleyemedi. Aradan iki yıl geçti. Konstantin hapisten dönmüştü. Katırın kaybolduğunu öğrenince karalara büründü. Hemen aramaya başladı. Çevresindeki dostlarına haber saldı. Tabana kuvvet yarımadayı arşınladı.