Uzun bir aradan sonra tam benlik bir kitapla merhaba...
Dönem, İkinci Dünya Savaşı.
Yer, Romanya, Transilvanya'daki bir kale ama ne kale...
Etrafı anormal görünen haçlarla donatılmış, içinde bir Alman askerinin saklandığına inanılan ve en önemlisi bir hazinenin söylentisi el yazması kitaplara konu olan bu kale, elbette o dönemin Alman askerlerinin dikkatini çeker. Kaleye inceleme yapmak adına zorla yerleşirler.
Daha ilk geceden askerlerin ölümleri başlar. Dehşet verici durum, kaleye adımını ilk atan komutan tarafından destek çağrısıyla sonlandırılmaya çalışılsa da ölümlere çare bulamazlar. Karanlık bir figür, en savunmasız anlarda askerleri öldürmeye devam eder.
Son çare, kale konusunda uzman fakat yaşlılığı bir yana çaresiz hastalığı sebebiyle bedeni çürümekte olan Yahudi bir profesördür ve sonuçta o bir insan değil(!) Yahudi olduğu için Almanlar tarafından zorla kızı ile birlikte kaleye getirilirler. Profesör Cuza, halsiz haline rağmen 'öldürülmeme ve bir gün Nazi cehenneminden kaçabilme' umuduyla elinden geleni yapmaya çalışır.
Karanlık figür ise Profesör'ün kaleye gelişiyle durur. Kendini sonunda yakın hissettiği Cuza'ya gösterir.
Para(yani saklı altınlar), savaşın ve ölümün eşiğinde bile ideallerden üstün geliyor bu hikayede. Aslında her bir karakter kendi kurtuluşunun derdinde. Para(altın) ise bu kurtuluşun anahtarı mahiyetinde...
İyilik ve kötülük üzerine kurulu bu romanda genellikle geçiş hattı olarak Türkiye'm de konu edilmiş. İlk etapta ucu bize dokunacak bir senaryo beklemedim değil fakat yazar Doğu ile Batı'nın köklü köprüsü gibi gösterirken ülkemizi, insanımızı da tertemiz anlatmış... (Mesela... İki altınla zengin olacakken, altınları; haram korkusundan cümlelerle reddedemeyip, yine de kayığında taşıdığı katili kendisini öldürmemesi için yüz