Uzun zaman sonra bir kitabı okurken çıldırma krizlerine girdim. Öyle gerçek ve güzeldi ki aynı zamanda hem sinirimi bozup hem içine çekmeyi de başardı. İlk başta verilen Uygur Masalı zaten kitabın temeliymiş, böyle detaylar hoşuma gidiyor düşününce. Selim Pusat'ın bilmeden kendi hikayesini dinlemesi falan... Güntülü ve Prenses Leyla'ya karşı nefretimi anlatmaya uğraşmak istemiyorum, elimde olsa kitaba girip Ayşe'nin yanında olacaktım neredeyse. Kitabın sonu etkiledi beni. Her şeye rağmen devamını sürdüren lanet, nesiller boyu bitmeyen ah. Aman bitmesin, Yüzbaşı Burkay'a asla üzülmüyorum. Selim'e ufaktan, bakın cidden aşırı ufaktan üzülmüştüm sonra kendisi o üzüntümü de geri çevirtti zaten. Merak ettiğim konu Güntülü'nün kim olduğu ve Selim Pusat'a en sonda ne olduğu. Ayrıca bir diğer konu Yüzbaşı Şeref. Şeref acaba cidden var olan bir insan mıydı kitapta yoksa Selim Pusat'ın gururla vazgeçmiş bir tarafı, gördüğü ve kafasında yaşayan biri miydi? Atsız bu konuda ne anlatmaya çalıştı bir tek onu anlamadım, Şeref ismiyle bile Selim için varlığını şüphe ettiriyor benim için.
Fazla uzatmayayım. Hüseyin Nihal Atsız'ın kimliğinden ötürü onu fazlasıyla seven olduğu gibi körü körüne nefret edenlerin de olduğunun farkındayım ancak bu öyle bir kitap ki Atsız'a ön yargınızı bırakıp -eğer varsa- okumanız gereken bir kitaptır benim gözümde. Sadece "Geri Gelen Mektup" şiiri için bile okunur ki beni başlatan en önemli şeylerden biri 13'ümden beri -yaklaşık 3 yıl oluyor- bu şiire olan sevgimdi.