Sonbaharı öyle severdim ki ekinlerin artık toplandığı, bütün işlerin sona erdiği, kulübelerde toplanmaların başladığı, herkesin artık kışı beklediği o sonbahar sonunu. O zaman etraf daha da karamsar olurdu, gök bulutlarla kaplanır, sarı yapraklar çıplak ormanın kıyılarındaki patikalara toplanırdı, orman da mavileşir, kararırdı. Yürürken geç kalırdım bazen, diğerlerinden geri kalır, tek başıma yürürdüm, sonra korkup acele ederdim! Yaprak gibi titrerdim; böyle giderken ya şu kovuktan korkunç biri çıkarsa, diye düşünürdüm; Bu arada rüzgar esip gelir ormandan, uğuldar, kükrer, acıklı bir şekilde inler, cılız dallardan yığın yığın yaprak koparır, havada döndürür onları ve arkalarından uzun, geniş, gürültücü bir sürü, yürek parçalayıcı vahşi bir çığlıkla, bir kuş sürüsü sökün eder, gök kararır ve hepsini örter. Korkunç olur ortalık, bu sırada- sanki birini duymuş gibi- bir ses, sanki birisi fısıldar: "Koş, koş çocuk, geç kalma; korkunç bir şey olacak az sonra, koş, çocuk!" -korku düşer kalbime ve nefesim alev almış gibi koşarım, koşarım. Koşarak nefes nefese varırım eve; ev gürültülü, neşeli; bütün çocuklara bir iş vermişler; bezelye ya da haşhaş ayıklanır. Islak kütükler sobada çıtırdar; annem neşeyle seyreder bizim neşeyle çalışmamızı...