KerZeY35

Bir Ölüm Haberi...
Bir gün, gazetelerde, "Hazin bir vefat" başlığı altında kısa bir fıkra çıktı: "Bursa eşrafından, eski maslahatgüzarlarımızdan, Tütün İnhisarı İdaresi Mütercimi Ahmet Fahim Bey ecel-i mev'udiyle vefat etmiştir. Merhum her cihetle faziletli, hür fikirli, geniş bilgili, çok nezaketli, şahsına hörmet telkin ettirmiş ve dostları tarafından çok sevilmiş bir zattı. Vefatı zayiattandır. Mevla rahmet eyleye!" İşte, ölünün cesedi üstüne atılan birkaç kürek toprak gibi, hatırası üzerine kapanan birkaç satır yazı! O ölüyü bilmeyenlerden bu fıkrayı okuyanlar sanki ne duyarlar? Bir talihin ademe göçmesinden onunla alakası olmayan ne anlar? Bir faninin öldüğüne kimse şaşmaz ve kimse düşünmez ki o da kendisini ölümden bizim kendimizi sandığımız kadar uzak sanırdı. İnsanlar, birbirlerinden uzun mesafelerle ayrılmış yıldızlar gibi, kendi hususî boşlukları içinde dönen, hepsi yalnız, hepsi mahrem ve başkalarına kapalı birer dünyadır. Bir yıldız sönünce ondan uzaktakiler bir şey duymaz. Hayatın ve ölümün ehemmiyeti hep nispî ve izafîdir. Bizim için ölüm yani kendi dünyamızın ölümü kâinatın en mühim hadisesidir.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
İhanet Kimseye Yakışmıyor...
Gitmemeliyim diye düşündüm: Karım vardı, karımı kendim gibi seviyordum, çocuğum vardı, çocuğumu ikimiz gibi seviyordum ve arkadaşım vardı, ben vardım, bu küçücük dünyama, küçücük ama dünyalardan değerli dünyama karşı sorumluluklarım, borçlarım vardı. İhanet bana yakışır mı idi?
Sayfa 266·Kitabı okudu
Aşk da vardı. Ancak onun çizgilerini hayal meyal seçebiliyordum: Entarisi koyu yeşile mi benziyordu, ne? Belki de çok açık renkli bir şeydi de, ışık öyle gösteriyordu. Yalnız boyu uzundu, zayıftı, göğsünü seçmeye çalışıyordum, olmuyordu. Esmer diyesim geliyordu; esmer olmasını istediğimdendi bu belki de. Böyle bir kadını hiç sevmediğimi, fakat bu yapıdaki, hattā dūpedüz bu kadını bütün erkeklerin bir defaya mahsus olmak üzere deli gibi sevdiklerini düşünüyordum. Işte ben de, deli gibi sevmek üzere idim. Bunu ben bile yeni yeni sezmeye başlarken, birdenbire, salondaki herkesin anladığını, nasıl diyeyim, gördüm, gördüm; ceplerinden mendil veya sigara paketi çıkarmışlar gibi gördüm: Bu kadına tutulduğumu onlar benden önce anlamışlardı. Ne kadar da doğruymuş. Her şey yavaş yavaş suyun yüzüne çıkıyordu. Bu kadınla gidecektim, bu kadınla gitmek tehlikeli bir şeydi ve bunları salondakiler benden önce veya, daha doğrusu, en doğrusu, tam benimle birlikte biliyorlardı. Yalnız "tehlikeli" kelimesi çok yetersiz, anlatamıyor duyduğumu. Korku mu? Vardı öyle bir atışı kalbimin. Ama ben soruyordum kendi kendime: Dünyadaki ilk çığlığım acaba.. dört buçuk, beş yaşımda, bir akranımla birlikte yıkık bir kilisenin mahzenine girişim acaba.. on altı yaşımda, kötü dedikleri bir kadınla, hayatımda ilk olarak bir kadınla yatışım acaba kalbimi böyle mi çırpındırmıştı?
Sayfa 264·Kitabı okudu
İnsanlar vardı, onların var olduğunu bir takım gölgelerin kımıldanışlarından bile değil de, içimde boyuna yer değiştiren duygulardan anlıyordum; bu duygular da çeşit çeşitti: Korku, güven, hoşlanış, tiksinti, elem, saygı.. ve aşk.
Sayfa 264·Kitabı okudu
Şimdi söyleyeceklerimi de sonradan, Illoba Kabilesi'nin yaşlılarından öğrendim: Zendar kuşları bir tek sesle ötermiş. Sızlanışları için bu ses, kızgınlıkları için bu ses, kızgınlıkları, beğenişleri, çağırışları veya bezginlikleri için gene bu ses.. hep bu ses. Ama onlar, bu tek sesi bile üşenerek çıkarır, çünkü sızıldanmaya, çünkü öfkelenmeye.. çünkü kırılmaya, sevgililerini veya yavrularını veya analarını çağırmaya bile üşenir, bütün bunları, üstelik, hattā, çiftleşmeyi veya kaka yapmayı da yaşamanın ağır yüklerinden sayarlarmış. Ama işte bu üşenmeye bile üşenen aynı Zendar kuşları, dostları timsah ricaya başladı mı, kendilerine göre, şaşılacak bir hızla o mağaraya girer, hem karınlarını doyurmaya, hem de dostluk görevlerine koşarlarmış. Buna karşılık timsahın da bir tek Zendarın üstüne, bir kerecik olsun o mağra gibi ağzını kapattığı görülmemiş. Bırakın onu, incitmezmiş bile. Ve uzun süre geçip de yağlı bir kuyruk yakalıyamadı mı, ne yapar eder, õte beri bulur, bulduğu kırıntıları da ağzına aldıktan sonra hep o -öööğğ- tadlı sesleri çıkararak Zendar-ları şölene çağırırmış, dostlarının aç kalmasına, aç kalıp da kendisine kırılmalarına gönülcüğü katlanamazmış.
Sayfa 262·Kitabı okudu