(Kitabı bitirdikten sonra yorumu okursanız daha iyi olur.)
Zaman ve zaman yolculuğu kavramları insanoğlunun aklını kurcalayan sorulardan biridir. "Böyle bir şey mümkün olabilir mi, geleceğe gitsek nasıl bir dünya bizi bekler, geçmişteki hangi olayı görmek isterdin" vs. gibi sorular aklımıza hep gelmiştir.
Günümüzün şartlarını yeteri kadar beğenmiyor oluşumuzdan kaynaklı olsa gerek, istediğimiz o ideal dünyayı, ütopik hayallerimizi gelecekte zannederiz. Eğer kitabın arka kapağını okumadan kitaba daldıysanız belki siz de bu hikayenin böyle olabileceğini düşünmüşsünüzdür. Oysa kitapta bizi geleceğin umutlu hayallerine daldıran bir hikaye değil, adeta distopik bir hikaye anlatılıyor.
Öncelikle kitabın 1895'te yayımlandığını söylemek gerekir. O dönem bilimkurgunun asıl eserlerinin verildiği dönemdir. Zaten yazarımız H. G. Wells, Jules Verne ile birlikte bu türün öncülerindendir. Ayrıca bu dönem hızla artan fabrikalaşma, teknolojik gelişmeler, artan kapitalizm ve gittikçe derinleşen toplumsal sınıfların dönemidir.
Hikayede 802701 yılına giden "Zaman Gezgini" başlangıçta herkesin eşit olduğu (görünüşleri, kıyafetleri), sınıfın olmadığı, düşüncenin pek yer bulmadığı, günlerini yiyip içip eğlenmekle geçiren varlıklara rastlar. Burada insanlığın zafer kazanıp nihai sonuca ulaştığını hem Zaman Gezgini hem de biz zannediyoruz. Ancak işlerin tam olarak öyle olmadığını daha sonra anlıyoruz. Meğer zevk ve sefa içinde yaşayan üst sınıf (Eloi'ler), narin bedenleri ile yeryüzünde sefa içinde, kitaptaki terimle "çayırdaki sığırlar" gibi güle oynaya yaşayıp, basit düşünüp birkaç kelimelik konuşurken; yerin altında ise yaratıktan farksız olan Morlock'lar yaşamakta. Sınıf ayrımı öylesine derinleşmiş ki, aynı havayı soluyamaz, aynı güneşe çıkamaz olmuşlar. İnsanlık iki türe