• “BUGÜN ÇOK SEVDİĞİM DÜNYAYA DOYAMAYACAĞIM GİBİ GELİYOR BANA

    ”Önceki yaz Oktay Rifat’la karşılaşmıştık, Kuzguncuk’ta, Şevket Mocan’ın yalısında.
    – Ne çabuk geçti yıllar, gençliğimiz, değil mi? dedi.
    - Evet, dedim, dün gibi. Dün gibi geliyor bana Orhan Veli’nin ölümü.
    – O otuz altı yaşında öldü, genç bizden şimdi.

    [Armand] Salacrou’nun böyle bir piyesi var değil mi?İkisi de gencecik yaşlarında veremden düşmüşlerdi: Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip.Muzaffer Tayyip’in 23.2.1946’da Oktay Rifat’a yazdığı mektubu okuyalım:Sevgili Oktay Ağabey,Seni yine rahatsız edeceğim, benim sanatoryum işi arapsaçına döndü. Ben işleri yolunakoydum diye sevinirken, az evvel, dairede şöyle bir tebliğatta bulundular: “Sen iki seneyidoldurmadığın için, biz sana ancak “200” lira kadar bir yardımda bulunabiliriz. Halbukisanatoryumda üç ay yatacağıma göre “900” lira kadar bir para lazım, “700” lira verirsen,seni sanatoryuma yatırırız.” Bu acaip, bu antika tebligat karşısında şaşırıp kaldım. Neyapacağımı bilmiyorum. Oktay ağabey, işittiğime göre, “Yardım Sevenler” cemiyeti ve“Kızılay” benim vaziyetimde bulunanlara yardım ediyormuş, acaba oradan bir şeyyapılamaz mı? Yahut buraya tepeden inme bir şey yapmanın imkânı yok mu? Çok iyibiliyorum ki kuvvetli bir piston olsa böyle bir hâdiseyle karşılaşmayacaktım.Oktay ağabey, biliyorum sana çok yük oldum. Fakat ne yapayım? Senden başka derdimikimse dinlemiyor. ...
    Muzaffer Tayyip öleli yıllar, yıllar oldu. Ama bitmez tükenmez dertler bugün de sürüp gidiyor. Duracağı da yok, kökü kazınacağı da yok bu dertlerin. Kan kusuyor gencecik birşair, dayanıyor, direniyor bir süre, sonra göçüp gidiyor. Birkaç hak bilir, yazar, şair ağabeyleri bir iki satır yazıyor ardından, ölüsünün ardından.Şairlik değerini bildiren, ona acıyan birkaç satır. Elden başka ne gelir? Sonra kim kime dum duma, aynı minval üzere dönüyor dünya, aynı “dişli” yok ediyor geride kalanları.


    Önce öksürüverdim
    Öksürüverdim hafiften,
    Derken ağzımdan kan geldi
    Bir ikindi üstü durup dururken
    Meseleyi o saat anladım
    Anladım ama, iş işten geçmiş ola...
    Şöyle bir etrafıma baktım,
    Baktım ki yaşamak güzeldi hâlâ
    Meselâ gökyüzü,
    Maviydi alabildiğine
    İnsanlar dalıp gitmişti
    Kendi âlemine...


    İnsanlar, insanlar, evet insanlar!.. İnsanlar dalıp gider kendi âlemine. İnsanlar dalıpgider kendi âlemine ama, aynı yokluk, aynı açlık, aynı hastalık, gene musallat insanlara.Türkiye büyük bir şair kaybetti kime ne?Dolgun bir başak gibi yaşayıp doyurmak varken, bu ölümler neden?“... Bugün çok sevdiğim dünyaya doyamayacağım gibi geliyor bana. Daha koklamadığımçiçekler var, tadamadığım meyvalar, havasını teneffüs edemediğim, insanlariyle omuzomuza gezemediğim şehirler. Ve nihayet yazamadığım şiirler. Ben ölecek adam değilimSalâh. Fakat bilinmez ki, mukadderat. ...”

    Bu acı sözler Rüştü Onur’un Salâh Birsel’e yazdığı mektuptan, 5.6.1942’de. Bu mektubu yazıyor, birkaç ay sonra da ölüyor, 1942’nin son günlerinde. Neden? İlgisizlikten, açlıktan,yoksulluktan, veremden.Ağlamak yetmez arkasından, utanmak yetmez, yazı yazmak yetmez. İğrenmeliyizkendimizden, büyük bir şairi daha yirmi ikisinde öldürdük diye. Ölümüne ilgisiz kaldık, göz yumduk diye. Ne yazmışsak ve ne yazsak ardından edebiyattır, laftır. Gencecik karısıyla o gencecik şair, Beşiktaş’ta bir tabla üzerinde marul satarlarmış. Hastanede tanışmışlar,sevişmişler, evlenmişler, ikisi de hastaymış. Önce karısı gitmiş öbür dünyaya, on, on ikigün sonra da Rüştü Onur. Cıvıl cıvıl yaşlarında bir karı koca.Bir olgun başak gibi yaşamak ve doyurmak varken, neden?.. Bir tezgâh başında sebzesatarak güzel şiirler yazan adam ve karısı, neden ölüversin iki hafta bile dolmadan birbiriardına? Sene 1942, bu ölümler olduğu zaman. Şimdi 1968, fark var mı o gün[le] bugünarasında?

    Verin ellerinizi dostlar verin,
    Uzak limanlara gidiyor gemim.
    Verin ellerinizi dostlar verin,
    Renklerle sesleri örüyor mevsim.
    Bir başka limanda yelken ve direk
    ,Bize unutturacak yolculuğu.
    Ve belki de bir okyanus çocuğu
    Günleri selâmlayacak gülerek.

    Ölümüne nasıl bırakılır yirmi iki yaşında günleri selamlamak isteyen genç? Tükürmekgerek bu ölümlere, bu ölümlere izin verenlere! “İskelede kaynaşan insanlara, buayaküstü, uyanık rüya görür vehmettiğimiz adamlara, hamallara, muçolara, Amasralıkayıkçılara ‘Sait Faik Adamları’ derdik” diyen insanları, hem de tam yirmi iki yaşında nasılda verem etmişler? Veremden ölüme nasıl göndermişler?Necati Cumalı’ya 1940’ta yazdığı bir mektupta:“... Ben daracık kalıplar içinde kalacak değilim. Hem ben hece ile yazarken bile şekliunuttuğum çok olmuştur. Bugün öz sanat Cahit Sıtkı, Cahit Külebi, Sabahattin Kudret,Cahit Saffet [Irgat], Orhan Veli ve arkadaşları, hatta Ahmet Muhip gibi genç elemanlarınelinde olgunlaşacaktır,” diyor.Dedikleri oldu bir yerde. Ve olmakta. Yeni yeni gelenlerle daha da olmakta. O bunugöremedi. İstediğine varamadı. Acı, bu!.. İnsanın ölesi geliyor kahrından. Ama yaşamakgerek. Bile bile, göz göre göre, inadına yaşamak. Olgun bir başak gibi, tırpanı yiyeceğini bilerek.

    Akşam, 4.8.1968, s. 5