Başka bir dünya olduğunu, o dünyada esas hayatların sürdüğünü, yaşadığımız dünyanın ise o dünyadaki suç işleyenlerin sürüldüğü bir sürgün âlemi olduğunu düşünmeye başladım...
Bir çeşit cehennem olarak düşünüyorum bu dünyayı... Yeryüzü bir cezalandırma çukuru, insan insanın zebânisi...
İnsanların yaşadıkları acılar, savaşlar, katliamlar, zulümler, yaşam kavgası, bünyesinde taşıdığı, acı duyma, hasret çekme, kazanma hırsı, kaybetme korkusu, kin, korku, nefret, kıskançlık, haset, hatta sevgi duyguları bile gönderildiği dünyadaki işlediği suçun cezası olarak yerleştirilmiş...
İnsanların yaşlanarak, elden ayaktan düşerek, âciz bir şekilde ölmesi, hastalıklarla erimesi, bitmesi, yatalak olup tükenmesi başka nasıl izah edilebilir? Hayri Varol
Sonuna kadar mücadele eder asla bırakmaz uğraşırdım , sevenin doğasında vardır gurur yoktur kin yoktur ego yoktur , ama ufak bir ışık gerekir , ufacık bir ışık bile neler yaptırır insana , bütün duvarları yıkar aşarsın ama bir yere kadar işte
Sosyal medyada yıllardır aktif olduğum için ne kadar kötü bir yer olduğunun farkındayım. Gerçek hayatta bile cesaret edilemeyen şeyler burada alenen yapılabiliyor.
Örneğin Telegram'da çok sevdiğim birkaç kişilik bir gruptaydım. Sonradan küçük bir kız çocuğu da geldi. Psikolojik sorunları olduğunu düşündüğümüz için hepimiz ona yardım etmeye çalışıyorduk. Grupta benim sevilmem onda bir tedirginlik oluşturdu sanırım. Bu yüzden bana çok karıştı, hakkımda iftiralar attı ve insanlarla aramı bozmaya çalıştı.
Hatta 13 bin ve 5 bin takipçili iki büyük kanalda yöneticilik yapıyorum. Bunları da ben istemedim. Hatta birinde yönetici olduğumdan bile haberim yoktu. Çünkü daha önce teklif etmişlerdi, kabul etmemiştim. Her neyse, konumuz o değil. Yönetici olduğum kanallarda da beni insanlara kötüledi.
Ben ise hâlâ iyi niyetle ve ablalık içgüdüsüyle yaklaşarak, "Allah onu ıslah etsin" diyordum. Beni kime kötülediyse kimse inanmadı. Aktif olduğum gruplardaki insanlar da bu durumdan sıkılıp onu engelledi.
Aradan bir yıl geçti. Dün yine hakkımda iftira ve kötüleme propagandası yaptığını öğrendim. İftiraları anlattığı bir kadın, "Bunu bana seni yakından tanımadığım zamanlarda da söylemişti ama yine de inanmayıp engellemiştim" dedi. Hakkımda konuştuğu bir beyefendi ise doğrudan bana özelden yazdı.
Kısacası, beni kime kötülediyse karşı taraf ya inanmadı ya da onu engelledi. İster beni tanısın ister tanımasın... Velhasılkelam, insanların beni sanaldan bile olsa sevip güvenmesi bana çok değerli hissettirdi.
Ve Allah iyilerin yardımcısıdır. Bakın, ben kin tutmadım, hiçbir şey yapmadım. İstesem birçok şey yapabilecek imkâna da sahiptim. Ama "Beni yaratan en doğrusunu bilir" diyerek meseleyi O'na bıraktım. Allah da tuzak kuranların tuzağını kendi başlarına yıktı.
Bir kere o kıza beddua
1944 davası gibi Türkçü Turancılık yeniden lanetlenebilir. Çünkü küllerinden doğan bir akıma dönüştü.
Peki nedir bu 1944 davası?
1944 Irkçılık-Turancılık Davası, bu toprakların gördüğü en büyük haysiyet, sadakat ve aynı zamanda en büyük ihanet kırılmalarından biridir.
Türk tarihinin sayfalarına kapkara bir leke gibi kazınan, ama o lekenin içinden birer çelik gibi parlayarak çıkan Türk milliyetçilerinin destanıdır.
Gelin, hafızamızı bir tazeleyelim de o günlerde ne dolaplar dönmüş, kimler kimlerin arkasına saklanmış bir kez daha görelim.
Yıl 1944. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına yaklaşıyoruz. Dünyadaki dengeler değişiyor, Sovyet Rusya ayısı pençelerini bileyliyor. Dönemin Ankara hükümeti ise arkasını sağlama almak, "Bakın biz faşist değiliz, komünist hiç değiliz, ortadayız" mesajı vermek için bir kurban arayışına giriyor. İşte tam o sırada, ömrünü Türk ülküsüne adamış, tavizsiz, bükülmez bir kale çıkıyor karşılarına: Hüseyin Nihal Atsız.
Başbuğ Atsız Ata, dönemin Başvekili Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı o meşhur açık mektuplarla (yorumlarda mektupların genel yapısını yazdım, dileyen okuyabilir.) devletin kalbine sızan lanet sapkın komünist yapılanmaları, millî eğitimdeki çürümeyi bir bir deşifre ediyor. Vatan hainlerinin isimlerini bir bir yüzlerine çarpıyor.
Peki devlet ne yapıyor? Teşekkürü geçtim, hakikati söyleyen her Türk aydınına yapıldığı gibi Atsız’ın üzerine çullanıyorlar! Sabahattin Ali gibi isimleri maşa olarak kullanıp Atsız’ı mahkemeye veriyorlar!
3 Mayıs 1944’te Ankara’daki duruşma günü, o güne kadar susturulduğunu sandıkları Türk gençliği bir çığ gibi Ankara sokaklarına dökülüyor. (Benzeri yaşanacak, biliyorum. Tarih tekerrürden ibarettir ve biz tekrar bunları yaşayacağız) Binlerce Bozkurt, "Kahrolsun komünistler!" diye bağırarak Atsız’ın
Bu hikayeyi çok seviyorum.
Yaşlı bir Kızılderili, torunuyla konuşmaktadır. Ona der ki:
“Evlat, her insanın içinde iki kurdun savaşı vardır.
Biri kötüdür; kızgınlık, kıskançlık, açgözlülük, kin, adilik, yalanlar ve egodur.
Diğeri iyidir; neşe, barış, sevgi, umut, alçakgönüllülük, şefkat, empati ve doğruluktur.”
Torun bir süre düşünür ve sorar:
“Peki, büyükbaba, hangi kurt kazanır?”
Yaşlı adam sessizce cevap verir:
“Hangisini beslersen.”
— Yazarı bilinmiyor