"Ah, bu dünya dedikleri mana ve maddeden oluşur. Bunların arasındaki fark şudur : Mana önce hoş gelmez, tattıkça hoş gelir. Hiç sıkılmazsın. Madde ise önce hoş gelir, tattıkça hoş gelmez. Sıkar."
Hayat bir arayış, hem de sürekli. Sürekli olduğu kadar da bilinmeyen. Bazen ümitli, bazen de ümitsiz. Bazen yavaş yavaş, bazen hırçın bir dalga gibi duvarlara çarpa çarpa...
Kimse bulunduğu durumdan memnun değil. Malı, makamı olsun olmasın herkes arıyor. Zenginler, fakirler, güçlüler,
güçsüzler, iyiler, kötüler. İnsanlar arıyor. Ama neyi? Bilmiyoruz. Çünkü bulduğumuz her şeyde, ulaştığımız her yerde
aradığımızın o olmadığı ortaya çıkıyor. Tatmin olmuyoruz.
Heyecan, ulaşana kadar sürüyor. Ulaşınca da sönüyor. Yeniden başka bir şeyi aramaya başlıyoruz. Sanki içimizde bir kara delik var. Bütün finaller sıkıcı, bütün elde etmeler sıradan gibi. Ona yürürkenki heyecanı hiçbir sahip olma durumu karşılamıyor. Kendimize dediğimiz gibi: "İşte bu,
bu kişiyle birlikte olursam her şey yoluna girecek...” “Evet, müdür olmak benim için bir dönüm noktası..." "Şu dersi bir vereyim, önümde hiçbir engel kalmayacak...” “Bıktım
bunların bana karışmasından, eve çıkayım, hayata yeniden başlayacağım..."
İçimizde ciddi bir boşluk var ve bunu doldurmak için arayıp duruyoruz. Bir hastalık gibi. Bir salgın gibi. Doğuştan herkesin sahip olduğu bir içgüdü gibi. Ve hiçbir şey bize doyum
yaşatamayacak gibi. Aramaktan sıkılmamamızın sebebi de
hiç boş kalmıyoruz, sürekli önümüze yeni bir şey geliyor ve onu aramaya başlıyoruz.
Annem şaka olsun diye "Karısının esanslarından damlatıyordur." demişti de "Yok artık!" diye çıkışmıştı babam. Kavga edecek yer arar gibiydi hep kendine... Özellikle de son zamanlarında. Sanki bizim suçumuzdu ciğerlerini kemiren habis. Biz musallat etmiştik sanki bu hastalığı üzerine. Suçlar gibi, acısını bizden çıkarmak arzusuyla öfke içinde saldırırdı etrafındaki herkese. Sözleriyle yaralar, çektiği acıyla dayanılmaz bir suçluluk hissi aktarırdı karşısındakine. "Keşke o değil de ben hasta olsaydım." derdi annem maruz kaldığı bu duygusal baskılara dayanamaz olduğunda.
Babam ne vakit "Ben hayatımı sizin için feda ettim." dese, doğduğuma bile pişman olurdum. Dünyaya gelmemiş olsaydım belki daha sağlıklı, mutlu, huzur dolu bir hayatı olurdu babamın diye düşünürdüm. Annemle gül gibi geçinir giderler, çocuk büyütme kaygısıyla kendilerinden hiçbir şeyi feda etmek zorunda kalmazlardı böylece.
"Herkes bir gün mutlaka gider, her şey bir gün mutlaka biter. " demişti Fesleğen bir defasında. İnsan birini severken duymak isteyeceği son kelimeler gitmek, bitmek olurdu sanırım. Hele ki bunları sevdiğinden duymak hiç yaratılmamış bir an olmalıydı. Ne gereği vardı gitmenin, bitmenin, güneş ve dünya durabilirdi buna alışabilirdik ama sevdiğinden ayrılmak bir aşığın başına gelebilecek en büyük felaketti.