" İstediğiniz kadar anayasa ve seçim hakkı tanıyın. İstediğiniz kadar liberal yasalar getirin, sosyalizmin veya komünizmin mucizevi gücüne inanın. Eğer çocuklarınız küçük, önemsiz insanlar olarak hayata adım atıyorsa bir parlamentoya, her tür hak ve özgürlüğe sahip olmaları küçük, acıklı, biçimsiz bir hayat sürmelerini engellemez. "
"Ah, bu dünya dedikleri mana ve maddeden oluşur. Bunların arasındaki fark şudur : Mana önce hoş gelmez, tattıkça hoş gelir. Hiç sıkılmazsın. Madde ise önce hoş gelir, tattıkça hoş gelmez. Sıkar."
Hayat bir arayış, hem de sürekli. Sürekli olduğu kadar da bilinmeyen. Bazen ümitli, bazen de ümitsiz. Bazen yavaş yavaş, bazen hırçın bir dalga gibi duvarlara çarpa çarpa...
Kimse bulunduğu durumdan memnun değil. Malı, makamı olsun olmasın herkes arıyor. Zenginler, fakirler, güçlüler,
güçsüzler, iyiler, kötüler. İnsanlar arıyor. Ama neyi? Bilmiyoruz. Çünkü bulduğumuz her şeyde, ulaştığımız her yerde
aradığımızın o olmadığı ortaya çıkıyor. Tatmin olmuyoruz.
Heyecan, ulaşana kadar sürüyor. Ulaşınca da sönüyor. Yeniden başka bir şeyi aramaya başlıyoruz. Sanki içimizde bir kara delik var. Bütün finaller sıkıcı, bütün elde etmeler sıradan gibi. Ona yürürkenki heyecanı hiçbir sahip olma durumu karşılamıyor. Kendimize dediğimiz gibi: "İşte bu,
bu kişiyle birlikte olursam her şey yoluna girecek...” “Evet, müdür olmak benim için bir dönüm noktası..." "Şu dersi bir vereyim, önümde hiçbir engel kalmayacak...” “Bıktım
bunların bana karışmasından, eve çıkayım, hayata yeniden başlayacağım..."
İçimizde ciddi bir boşluk var ve bunu doldurmak için arayıp duruyoruz. Bir hastalık gibi. Bir salgın gibi. Doğuştan herkesin sahip olduğu bir içgüdü gibi. Ve hiçbir şey bize doyum
yaşatamayacak gibi. Aramaktan sıkılmamamızın sebebi de
hiç boş kalmıyoruz, sürekli önümüze yeni bir şey geliyor ve onu aramaya başlıyoruz.