Bazı kitaplar büyük olaylar anlatmaz; sadece insanın içine dokunur. Bu kitap da tam olarak bunu yapıyor.
Takako’nun hikayesi, hepimizin bir şekilde kendimizden bir parça bulabileceği türden. Sevdiği insan tarafından hayal kırıklığına uğratıldıktan sonra işini bırakmak zorunda kalan, hayata karşı tüm motivasyonunu kaybetmiş genç bir kadın... Bir anda kurduğu düzen yıkılıyor ve kendisini derin bir boşluğun içinde buluyor. Tam da her şeyin bittiğini düşündüğü sırada, yıllardır uzak olduğu dayısından gelen beklenmedik bir teklif hayatının yönünü değiştirmeye başlıyor.
Tokyo’nun kitaplarla dolu o sakin köşesinde, eski bir sahaf dükkanında başlayan yeni hayatı aslında bir iyileşme yolculuğuna dönüşüyor. Takako burada yalnızca kitaplarla değil, farklı insanlarla, yeni dostluklarla ve en önemlisi kendisiyle yeniden tanışıyor. Başlarda sadece zaman geçirmek için eline aldığı kitaplar zamanla onun sığınağı haline geliyor. Çünkü bazen insanın yaralarını tamamen iyileştiren şeyler büyük değişimler değil; küçük alışkanlıklar, yeni keşifler ve kendine tanıdığı zamandır.
Kitabı okurken en çok sevdiğim şey, hayatın iniş çıkışlarını son derece doğal ve samimi bir şekilde ele alması oldu. Takako’nun yaşadığı acı ne abartılıyor ne de küçümseniyor. Tam tersine, insanların kayıplar karşısında nasıl savrulabileceğini ve zamanla nasıl yeniden ayağa kalkabileceğini çok gerçekçi bir şekilde gösteriyor. Bu yönüyle hikaye sadece bir ayrılık sonrası toparlanma sürecini değil, aynı zamanda insanın kendini yeniden inşa etme çabasını da anlatıyor.
Kitap boyunca sık sık şunu düşündüm: Hayat bazen bizi hiç istemediğimiz yerlere sürükleyebilir. O anlarda her şeyin sonsuza kadar böyle süreceğini, yaşadığımız üzüntünün hiç geçmeyeceğini sanırız. Oysa zamanla fark ederiz ki en karanlık dönemler bile