Satranç, Zweig’ın kaleminden çıkmış ve okuduğum ikinci eseridir. İlk eseri ise, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu isimli kitabıydı. Benzer bir şekilde Satranç’ı okurken de, Zweig’in psikoloji birikimini merkeze alarak anlattığı olaylar bütünü beni oldukça fazla etkiledi. Sanıyorum, kitabın, New York’tan Buenos Aires’e doğru ilerleyen bir gemi yolculuğu içerisinde, tesadüfen bir araya gelmiş üç kahramanın satranç tahtası etrafında toplanmış hikayesini, ancak satrancın kendisinden bağımsız, bambaşka bir dramı ve gerçekliği tüm çıplaklığı ile gözler önüne serecek şekilde anlatıyor oluşu, onu bu kadar beğenmeme sebep olmuş olabilir. Kitapta, kahramanlarımızdan birinin başından geçen Gestapo işkencelerinin, onu nasıl biri haline getirdiğini ve hayatını ne şekilde nasıl etkilediğini, bir satranç oyunu etrafında nasıl becerikli bir şekilde kurguladığını görünce, çoğu zaman kendi kendime, “işte anlatacağını kitaplarında bu şekilde anlatmalısın” diye telkin verirken buldum. Elbette, Zweig’in neredeyse tüm eserlerinde, ve hatta yoğunlukla biyografilerinde kullandığı psikoloji birikimi, onu hikayelerinde ve eserlerinde kurguladığı kahramanlarının iç dünyasını ortaya koyarak dönemsel olaylara bakmaya yöneltmiş; ve bu şekilde bir anlatım, aslında bir dönemin olaylarını biz okuyucular için daha anlaşılır, daha içselleştirilebilir ve daha anlamlı kılmaya da yaramıştır. Satranç kitabında da, Nazi dönemi ve Gestapo işkencelerini bu üslup ve anlatım ile önümüze seren Zweig, kurguladığı kahramanının hayatta kalmak ve akıl sağlığını korumak için tesadüfen bulduğu bir kitap ile öğrendiği bir oyun aracılığı ile, ne şartlar altında ayakta durduğunu, gün sonunda nasıl birine evrildiğini, ve bir zamanlar onu ayakta tutan bu oyunun şimdilerde onu nasıl deliliğin sınırına doğru sürüklediğini bir