• Önce Sis ve Öfke Sarayı, ardından Warcross derken yine güncel kitaplarla okuyamama haline düşmeye başladığım, benim neden sevebileceğim bir kitabım yok modunda gezdiğim dönemlerden birinde kapağını görüp merak ettiğim Nefret Oyunu ülkemizde çevrildi ve arkadaşımın yorumunu görünce tamam ya, alıyorum diyerek siparişi verdim.

    Elimdeki üç kitabın da modunun düştüğü bir dönemde Nefret Oyunu’na başladım çünkü komik olacağına inancım yüzde seksen falandı. Nitekim öyle de oldu. Ama öncelikle tavsiye kısmından bahsetmek istiyorum size. Kitabı herkese tavsiye etmiyorum çünkü herkesin seveceği, herkese hitap eden bir kitap değil. Ülkemizde kitap türleri konusunda ne yazık ki prensip “satsın da ne olursa” olduğu için insanlar önüne geleni okuyor ama kitabın yetişkin karakterlere sahip olduğunu, kültürümüzden bir hayli farklı bir kültürde yetişmiş bir yazar tarafından yazıldığını ve espriler olsun, karakterlerin davranışlarını açıklama noktası olsun, içeriğin detayları olsun yetişkinlere hitap ettiğini söylemeliyim. Öyle tatlı kapaklara aldanıp nahif aşklar bekleyen birinin alması taraftarı değilim açıkçası. Tatlı yönleri vardı kesinlikle ama katiyen nahif değildi.

    Gelelim kitaba...

    Nefret Oyunu adını bir hayli yansıtıyor. Bu yüzden size kitabın konusundan çok fazla bahsetmek de istemiyorum. İki insanın, birbirini tanıma serüveni diyebiliriz. Onların yöntemi biraz farklı ve tatlı: Oyun oynuyorlar. Cidden çok eğlenceli diyebileceğim oyunlar.

    Joshua titiz, düzenli ve içe kapanık bir adam. Kesinlikle insan seven biri değil ve karakteriyle ilgili tek sorunu sanırım sürekli eleştirilmesi. Çünkü halinden memnun ve şey, emin olun biz de onun halinden memnunuz. Bayağı memnunuz. Dünya üzerinde var olduğuna inanmanın bir hayli zor olduğu erkek karakter hayallerinden biri falan kendisi.

    Lucinda ise başlarda aşırı sevdiğim, bir yerden sonra ise ne yazık ki kendisini pek affedemediğim bir karakter. Ufacık boyuyla, türlü türlü huyuyla insanları neşelendiren, herkese yardımcı olmaya çalışan, herkesin onu sevmesini uman bir kadın. Ve bildiği kadarıyla tek bir istisnası var: Joshua Templeman.

    Bu zıt karakterlerin birleştirilmiş bir şirketin yöneticileri için asistanlık yaparken sürekli bir arada olması, haftanın beş gününü birlikte geçirmesi ve birbirlerinden bir hayli nefret etmeleri; kitabın en eğlenceli kısmıydı. O kadar dozunda ve yazar bunu kitabın sonuna dek o kadar harika bir şekilde korumuş ki üç sahne dışında gözüme batan bir detay bile hatırlamıyorum. Birisi küfürlü laf sokmaydı ki kişisel olarak küfre karşı olduğum için gözüme battı. İkincisi Lucy’nin çok uzun süre sürdürdüğü korkunç bir fikirdi ki kendisinin pek de sağlıklı düşünemediğini, çok yalnız olduğunu ve karşısında Josh olduğunu düşününce azıcık affetsem de yeterince pişman olduğuna inanmadığım ve sonradan da olması gerekeni yaptığını çok fazla hissetmediğim bir şeydi yaptığı. Spoiler vermeyeyim derken durumu şeylerle donattım ama kitabı okuyan herkes benim neye takıldığımı anlayacaktır. Üçüncü olarak ise bir sahne var, kesinlikle adam akıllı bir özür beklediğim bir sahneydi. Bu yüzden kitabı favori listemden “ben ne okudum yine ya?!” kısmına bile çekebilirdim ama şükür ki yazar hakkını vermiş. Hala nahoş lakin affettik.

    Toparlamam gerekirse letters to juliet, how to lose a guy in 10 days, leap year, bride wars, 27 dresses vs. diye uzatabileceğimiz romantik komediler tarzı bir kitap okumak istiyorsanız; aradığınız kitap Nefret Oyunu. Kitap olarak benzer bir örnek bilmiyorum. Çünkü yetişkin kitapları duygusal açıdan bir hayli yetersiz bulduğum bir tür. Ve böyle eğlencelisini okuduğumu da anımsamıyorum.

    Bu arada belirtmeden edemeyeceğim; kitapta çok fazla anlatım bozukluğu vardı. Bu beni üzen bir mevzu. Yabancı Yayınları asla yazdıklarımı dikkate almıyor ve almayacak da biliyorum ama umarım ikinci baskıya girmeden önce birileri duruma el atar. Sevgiler, saygılar.
  • Bu kitabı ne zaman okuma listeme aldığımı hatırlamıyordum; ama “geçmiş zamandaki Semih’in bir bildiği vardır” diyerek siparişi verdim. Daha sonra kitabı okurken bazı cümleler “anımsadım” Sema Kaygusuz’a dair. (Sema Kaygusuz, “anımsamak” kelimesini çok seviyor bence. Birçok yerde severek kullanmış. Bu sebeple ben de tırnak işareti içerisine aldım. Okurken mutlaka siz de anımsayasınız diye…) Sonra kitaba ilişkin yapılan incelemeleri okudum ve İbrahim (Sisifos) ‘in incelemesinden sonra okuma kararı aldığımı hatırladım. Kendisine teşekkür ederim.

    Doyma Noktası, Sema Kaygusuz isimli yazarımızın okuduğum ilk kitabı oldu. Kitabın içinde toplam 9 öykü bulunmakta. Öyküler arasında organik bir bağlantı yok; ama duygusal olarak birbirleriyle bağlantılı olduklarını söyleyebilirim. Yani her bir öykü diğerinden farklı; ama hepsinde de ortak bir gerilim, sıkıntı söz konusu. Metin T. abimizin dediği gibi, öykünün olmazsa olmazı işte bu içimizi deşen, düşündüren, geren, bizi alt eden duygular. Bu duyguları barındıran bir öykünün iyi bir öykü olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz.

    Kitabın içerisinde en beğendiğim öykü, Sandık Lekesi isimli öykü oldu. Diğer öykülerini de oldukça başarılı buldum; ama yazarın dilinin bir hayli ağdalı olduğunu söylemekte fayda var. Günümüz yazarlarının yöneldiği gibi, duru ve kolay anlatımın aksine zorlayıcı ve farklı kelimeler kullanmayı tercih etmiş. Tek bir kitabını okuduğum için genelleme yapmaktan imtina ediyorum; fakat diğer eserlerinde de aynı dili kullandığına eminim. Anlatım tarzı, imgelemeleri kullanış biçimi çok farklıydı. Hatta bazı yerlerde dönüp sayfayı baştan okuma hissine kapıldım. Okudukça alışırım diye düşündüm; pek alışamadım. Yine de kaliteli bir yazar olduğunu açıkça ifade edebilirim. Özellikle öykü okumayı seven okurların mutlaka tanışması ve yazılarını derinlemesine incelemesi gereken bir yazar.

    Kitabın ismi de bir hayli ilgimi çekti. Öykülerle bir bağlantı kurmaya çalıştım; ama itiraf etmeliyim ki kuramadım. Önce doyumsuz insanlar aradım kitabın içerisinde, bulamadım. Neden Doyma Noktası olarak bir isim konulmuş bu öykü kitabına bir türlü mantıklı bir sonuca varamadım. Zira doyma noktası, bir şeyden zevk alamadığımız zaman “tamam bu kadar yeter daha fazla istemiyorum” dediğimiz noktaymış. Ayrıca bilindiği üzere, balıklarda doyma hissi yok. Kitabın kapağında yer alan kılçıkla ve kitabın içerisinde yer alan “Kılçık” öyküsüyle bağlantı kurabildim; ama hepsiyle bir bağlantı kuramadım. Neyse çok da önemli değil sanırım…

    Sema Kaygusuz, kullandığı ağdalı dil ve farklı kelimelerle iyi bir okuru büyüleyebilir. Okurken anadilde kitap okumak ne kadar da güzel bir şey diye düşünüyor insan. Çünkü yazar sizinle aynı coğrafyadan, sizinle aynı duygularla büyümüş. Aynı havayı solumuş ve uyurken aynı öyküleri dinleyerek rüya alemine dalmış... Bunun üzerine Sema Kaygusuz bir de nesnelerle ya da hayvanlarla ilginç bir ilişki kurmayı başarabilen bir yazar. Yeri geliyor bir meyve ya da hayvan onun elinde konuşma yetisine sahip bir varlığa dönüşüyor. Son dönemde bu tarz yazarlar bir hayli azınlıkta kaldı. Bu sebeple Sema Kaygusuz’u değerli bir yazar olarak gördüğümden sizlere tavsiye ediyorum.
  • Kitap okumayı özledim😏
    Sınavlar bitince ilk işim bolca kitap siparişi vermek olacak.😎
  • Canım sıkıldı yeni kitap siparişi veririm bari dedim de Bana önerebileceğiniz şu zamana kadar en çok beğendiğiniz kitap hangisi?
  • Kitap siparişi verdim ve günüm birkaç dakikalığına da olsa güzelleşti.
  • Kitap siparişi verdim. Yaşlıların bayramda evlatlarını, torunlarını beklemesi gibi gözüm yollarda hayırlısıyla bir gelseydi yarına..
  • Kitap siparişi verdim. Evde yokum diye koliyi evimin balkonundan fırlatmak için beni arayan adam gibi adam kuryenin sevindirmesi ve böylesine mutlulukla eve girip balkona koşa koşa gittiğimde en sevdiğim saksının devrildiğini gördüğümde fatalist olmayı düşünmedim değil.
  • Dünyanın en aksi kitap sitesi okuoku galiba? Mecbur olmasam bir kitap bile almayacağım ama mecburum. Her siparişte bir sorun yaşıyorum. Siparişi göndermeden eksik olan kitapları bildirin, ben de ona göre alışveriş yapayım diyorum. Kimse haber vermeden gönderiyor. Her seferinde bunu kavgasını ediyoruz, bıktım ya!