Aydınlanma Çağı Alejo Carpentier
Bu kitabı okurken hissettiğim en belirgin şey, tarihin sadece Avrupa merkezli anlatılamayacağını, aynı dönemde dünyanın farklı yerlerinde çok daha farklı, çok daha çetin mücadelelerin yaşandığını görmek oldu. Carpentier’in romanı tam da bunu yapıyor: Fransız Devrimi’nin “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” söylemlerini alıp Karayipler’e, Latin Amerika’ya taşıyor ve bu ideallerin sömürgelerde nasıl dönüştüğünü gösteriyor.
Hikâyeyi Victor, Sofía ve Esteban üzerinden takip ediyoruz. Üçü de adeta Aydınlanma’nın farklı yüzlerini temsil ediyor:
Esteban: İdealist, hayallerinin peşinden koşan ama gerçekle yüzleşince sarsılan.
Sofía: Sessizliğiyle insani değerleri koruyan, gözlemci, vicdanı temsil eden taraf.
Victor Hugues: Tarihten bire bir alınmış, gerçek bir figür. İlk başta devrimin umut dolu yüzünü temsil ederken, zamanla iktidar hırsının nasıl yozlaştırıcı bir güce dönüşebileceğini gösteriyor. Onun hikâyesi bence sadece devrim dönemine değil, her çağa seslenen evrensel bir sorgulama niteliğinde.
Romanın dili zaman zaman ağır ve detaylı, uzun cümleleriyle okuru zorladığı noktalar oluyor ama bu aynı zamanda metnin gücünü de besliyor. Tarihi arka planı, gerçek olayları ve karakterleri kurguyla iç içe geçirmesi romanı bir adım öteye taşıyor. Sadece kurmaca bir eser okumuyoruz; sanki hem tarih kitabı hem de felsefi bir sorgulama içeren bir metinle karşılaşıyoruz.
Carpentier’in büyülü gerçekçilik akımının öncüsü kabul edilmesi boşuna değil. Buradaki “büyü”, doğrudan fantastik ögelerden değil, Latin Amerika’nın kendi gerçekliğinin içinden doğuyor. Bizim “büyülü gerçekçilik” dediğimiz şey aslında onların gündelik hayatının doğal bir yansıması. Bu yüzden romanda kimi sahneler hem gerçek hem de hayal gibi geliyor.
Çeviri açısından da şanslı olduğumuzu