Gecenin en ıssız yerinde, bir goncanın patlaması kadar sessiz ama sarsıcı bir çığlık bu... Bile İsteye, Gonca Özmen’in kelimelerle ördüğü bir mahrem tarih, bir "gövde" manifestosu. Okurken sayfaların arasından sızan o keskin koku, sadece mürekkebin değil, hayata ve aşka bilerek, isteyerek açılan yaraların kokusu.
Özmen, şiirini bir laboratuvar titizliğiyle ama bir dervişin teslimiyetiyle kuruyor. Onun mısralarında durmak yok; bir uçurum kenarında rüzgara karşı yürür gibi, her kelimede dengenizi sarsıyor. "Bile İsteye" derken, bir kabullenişten ziyade bir meydan okumadan bahsediyor aslında. Dünyanın bütün kahrını, aşkın o engebeli yollarını ve kadın olmanın o bin yıllık kadim sızısını bir ipek kumaş gibi üzerine giyiyor. Ama bu kumaş yumuşak değil; tene değdikçe yakan, yaktıkça uyandıran cinsten.
Yazar, dilin imkanlarını bir heykeltıraş gibi kullanırken, okuru o meşhur "boşluk"la tanıştırıyor. Dizelerin arasındaki o derin sessizliklerde, kendi sesinizin yankısını duyuyorsunuz. Kelimeler o kadar iddialı ve o kadar çıplak ki, saklanacak yer bırakmıyor. Modern şiirin o soğuk ve mesafeli duruşunu yırtıp atıyor; yerine kanlı canlı, nefes alan, terleyen ve özleyen bir anlatı koyuyor. Gitmekle kalmak arasındaki o ince sızıyı, bir iğne deliğinden geçirir gibi kalbinize işliyor.
Bu kitabı okumak, bir aynaya değil, bir yangına bakmak gibi. Özmen, "bakın ben ne güzel yazıyorum" demiyor; "bakın, biz aslında buyuz" diyor. Kırılganlığın en büyük güç olduğunu, incinmenin ise yaşamanın en somut kanıtı olduğunu hatırlatıyor. Eğer kelimelerin bir ruhu varsa, Gonca Özmen o ruhu dizginlerinden boşaltmış; şimdi o ruh, okurun zihninde özgürce, ama bir o kadar da sarsıcı bir edayla koşturuyor.
Elinizdeki sadece bir şiir kitabı değil; bir ruhun, bile isteye ateşe yürüyüşünün günlüğü. Ve