Camille Claudel, sanat tarihi derslerinde hayatını okurken, beni en çok etkileyen sanatçılardan birisi olmuştu. Camille'in heykeltıraşlığa adanmış tutkulu bir hayatı var. Çocukluğundan itibaren toprakla oynamayı, onu şekillendirmeyi seviyor. Çevresindeki kadınların aksine, en büyük hayali heykeltıraş olmak...
17 yaşındayken, Rodin'in Paris'teki atölyesinde çalışmaya başlamasıyla birlikte Camille'in hayatında büyük bir kırılma yaşanıyor.
Rodin ile Camille, aslında siyah ve beyaz gibi... Camille ne kadar zarif ve duruysa, Rodin o kadar, kaba, sert, öfkeli ve karanlık... Rodin, daha çok yağmurlu günde kasvetli bir atölyeye benziyor. Camille, ise tüm o kilin çamurunu ve mermerin tozunu koklayan atölyede pencereden inatla içeri sızan güneş hüzmelerini andırıyor. Bu zıtlık, uzun süre aynı atölyede böyle devam edemeyeceği için aşka dönüşüyor. Fakat bu zehirli bir aşk... Çünkü Camille'in üstün yeteneği, Rodin'in gölgesinde boğuluyor... Camille, mükemmel bir heykel yontucu, Rodin ise usta bir kopyacı...
Bunun sonucunda Camille'e aşık olduğu iki şey arasında seçim yapmak kalıyor; heykeltıraşlık ya da Rodin...
Camille Claudel, uzun bir süre mücadele etmesine rağmen, Rodin'i kaybetme pahasına heykel yapmaya devam ediyor. Fakat, Rodin'den uzak olmak, onun için zaman geçtikçe daha da zorlaşıyor. Yonttuğu heykeller onun acısından birer iz taşıyor artık... Gittikçe büyüyen bir karanlığa bırakıyor kendisini...
Camille Claudel, 1943 yılında akıl hastanesinde ölüyor. Birçok büyük sanatçının kaderinde olduğu gibi, değeri öldükten sonra anlaşılıyor. Biyografileri yazılıyor, tiyatroları oynanıyor, sinema filmleri çekiliyor.
"Muhteşem heykeltıraş CAMILLE!", "Müthiş yetenek!", "Talihsiz kadın!" gibi başlıklarla duyuruluyor sanatı... (Hayattayken sadece Rodin'in sevgilisiydi)
Hakikaten