Pierre Bonnard, sanırım “Picasso” ve “Matisse”le beraber: “Bu da sanat eseri mi sayılıyor, ben de yaparım; hatta daha iyisini yaparım” diyenlerle dolu yaptığı çalışmalara bakılınca. 1890’lı yıllarda Pont-Aven Okulu’ndan etkilenen ve Gauguin’in öğretilerini devam ettirmeyi amaçlayan bir grup ressam, Nabiler grubunu kurdu. Bu grup, Japon sanatından, simgecilikten, Van Gogh ve Cezanne’ın sanatından etkilendi. Empresyonistlere karşı oluşan bir sanat akımı. Derinliği ortadan kaldırmak, sadeliği yakalamak ve Floransa Ekolü’ne karşı rengi savunan Venedik Ekolü gibi “rengin önemini” savundular.
Bonnard, Paris yaşantısının sokak ve peyzaj görüntülerini resmetmek yerine -Monet, Pissarro, Caillebotte bunları yeterince yapıyordu- burjuvaların eş yaşantısını, ekoseli kumaşlar, dantelli örmeler, kareli sofralar, kristal ve pirinç lokumlu kırılacak eşyalar resmetti. Aslında ressamın en büyük özelliği, “perspektif” olayını hiçe sayması ve aklına gelen şekilde objeleri yerleştirip eğik kompozisyonlar ortaya çıkarması; kendisi Akademi’nin önerdiği ve kurallarını hiçe sayarak eserler ortaya koydu. Özgünlüğün gelişmesi açısından, Bonnard, diğerlerine ön ayak olması, önemli bir gelişme, cesaret örneği. Renoir ve Monet’le de yakın bir arkadaşlığı vardı. Bonnard’ın bi’ diğer özelliği: Kompozisyonda öne çıkarılan bir figür ve arka plan aynı renklere boyanır, tuvalin tümü ise o renklerden nasibini alır ve bu durum, bütün tuvaldeki resmin bir bütün, özdeşleştirilmek için çok çaba harcandığı hissiyatını verir, cidden ilginç ve ilk bakışta yoran, anlaşılmayan, dikkat isteyen bir ressam. İngiliz sanat eleştirmeni Clive Bell, müthiş bir tespitte bulunmuş ressam için: “Avrupa resimleri kural olarak duvar örme tarzıyla temelden yukarıya doğru çıkar; Bonnard’ın bir resminin tasarımı ise, birçok Çin