Bazı kitaplar vardır, bittiğinde kapağını kapatırsın ama zihnin hala sayfaların arasında dolaşır. Kayboluş benim için tam olarak öyle bir kitaptı. Ken Grimwood, bu romanla insana çok basit ama bir o kadar da zor bir soru soruyor: Hayat sana bir kez daha yaşama şansı verseydi, gerçekten her şey daha mı iyi olurdu?
Hikaye, Jeff Winston’ın beklenmedik ölümüyle başlıyor. Ama bu bir son değil. Jeff, bir anda kendini gençliğinde buluyor. Üstelik geçmişte neler olacağını hatırlayarak… İlk anda kulağa heyecan verici geliyor, değil mi? Kim istemez ki hatalarını düzeltmeyi, kaçırdığı fırsatları yakalamayı, “keşke” dediği anlara geri dönmeyi?
Ama Kayboluş tam da burada durup nefes aldırıyor. Çünkü Grimwood, bu fikri bir dilek masalı gibi anlatmıyor. Aynı hayatı tekrar tekrar yaşamak, sandığımız kadar kolay değil. Daha fazlasını bilmek, her zaman daha mutlu olmak anlamına gelmiyor. Hatta bazen tam tersine; insanı daha yalnız, daha yabancı hissettirebiliyor.
Kitabın en sevdiğim tarafı, bana sürekli şunu düşündürmesi oldu: Sorun gerçekten yanlış seçimler mi, yoksa seçmek zorunda olmak mı? Jeff’in her yeniden başlangıcı, “bu sefer tamam” duygusuyla başlıyor ama hayatın o tanıdık karmaşası bir şekilde yine yolunu buluyor.
Grimwood’un dili sade ve akıcı. Büyük büyük cümleler kurmuyor ama söyledikleri ağır. Bu yüzden kitap çok hızlı okunuyor; fakat etkisi uzun sürüyor. Özellikle ilişkiler, kaçırılan anlar ve tutunulamayan hayatlar anlatılırken içten bir hüzün hissediliyor.
Kayboluş, zaman yolculuğundan çok insan olma hâli üzerine bir roman. Daha doğru yaşamak, daha iyi biri olmak ve tüm bunların mümkün olup olmadığı üzerine sessiz ama güçlü bir sorgulama sunuyor.
Kitabı bitirdiğimde kendimi şu soruyu düşünürken buldum:
“Belki de hayatı zor yapan, tek şansımızın olması değil… Ne