Caravaggio benim en sevdiğim barok dönemi ressamlardan biridir, ve hayatı biraz…… karışıktır. Andrew Graham Dixon’un “Caravaggio adlı kitabı, tam da bu karışıklığın içinden doğan o karanlık dehayı, neredeyse bir romanın gerilimiyle anlatıyor. Okurken bir biyografi değil, sanki suç, tutku ve sanatın iç içe geçtiği bir trajediyi okuyormuşum gibi hissettim. Graham Dixon’un dili, akademik olmaktan çok daha fazlası canlı, teatral, neredeyse Caravaggio’nun ışık-gölge oyunları kadar keskin.
Caravaggio’yu her zaman sadece bir ressam olarak değil, kendi hayatını tuvaline kazıyan bir figür olarak görmüşümdür. Dixon da tam olarak bunu yapıyor ; onu bir “aziz ve günahkar”, bir “dahi ve suçlu”, bir “tanrısal ışığın ve yeraltı karanlığının adamı” olarak resmediyor. Ressamın Roma’daki kaçış yıllarından, cinayet davasına, Napoli ve Malta’daki sürgün hayatına kadar her sayfada o içsel çöküşün yankısı var.
Kitabın en etkileyici yanı, Graham Dixon’un sadece hayat hikayesini anlatmakla kalmayıp tabloların ruhuna da nüfuz etmesi. “Judith Beheading Holofernes”, “The Calling of Saint Matthew” ya da “David with the Head of Goliath” gibi eserlerdeki dramatik yoğunluğu, Caravaggio’nun kendi iç savaşlarıyla ilişkilendiriyor. Ressamın fırçasındaki vahşet, aslında onun günah çıkarması gibi geliyor bana .
Graham Dixon, Caravaggio’nun zamanının ahlak kalıplarına sığmayan kişiliğini, sanatının kaynağı olarak yorumluyor. Bu bakımdan kitap, yalnızca bir sanatçının değil, insan doğasının uçurumlarının da incelemesi. Her satırında, güzellik ile yıkım arasındaki o ince çizgide yürüyen bir ruhun izleri var.
Kitabı bitirince Caravaggio’ya daha da yaklaştığımı hissettim. Çünkü Graham Dixon onu yargılamıyor, anlamaya çalışıyor. Belki de bu yüzden kitap, benim için sadece bir biyografi değil, insanın