"DAHA DÜN GİBİ"
Zaman, herkes için aynı hızla akar mı gerçekten?
Eser, günümüz insanının kafa karışıklığını, değişime karşı direncini ve kadim insanlık hallerini fütüristik bir anlatıyla ustalıkla sorguluyor. Bilimkurgu türünün ötesine geçerek insan ruhunun derinliklerine inmeyi başaran, çok katmanlı bir roman olarak karşımıza çıkıyor. Yazar, 1960’lardan beri tartışılan “ölümden önce bedeni dondurmak ve gelecekte yeniden hayata dönmek” fikrini merkeze alıyor ve hikâyeyi farklı gezegenlere de taşırken hem psikolojik hem de felsefi katmanlar sunarak kendi değer yargılarımızla yüzleşmeye davet ediyor bizleri.
“Ölümsüzlük istemek bencillik mi, yoksa yeni bir hapis mi?” sorusu sayfalar arasında tekrar tekrar yankılanıyor.
Başarılı yazar Can’ın hayatını kalemiyle kazandığı sırada karşılaştığı ölümcül hastalık, onu sıradan bir sonla değil, zamana meydan okuyan bir hikâyeye sürüklüyor. 2022’de henüz 42 yaşındayken, o günün teknolojisiyle dondurulan Can, 2191 yılında yeniden hayata döndürülüyor. İnsanın iç dünyasına, zamanla değişen yalnızlık ve boşluk duygusuna dair güçlü bir portre çiziliyor böylelikle.
Kitap, adından ve uzak gelecekte geçen olay örgüsünden dolayı ilk bakışta bir bilimkurgu gibi görünse de, aslında bugünün ve yarının psikolojisini bir araya getiriyor. Can’ın yaşadığı deneyim, modern insanın zamana karşı duyduğu çaresizlik, ilişkilerdeki kopukluk ve yaşamın hızına yetişememe hissini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Yazar, insan ruhunu teknolojinin getirdiği olanaklarla bir araya getirerek, “gelecekte insan olmak” sorusunu sorgulatıyor.
En çarpıcı yönü ise, kitapta zamanın sadece kronolojik bir ölçü değil, aynı zamanda psikolojik bir deneyim olarak işlenmesi. Can, kendi geçmişi ve geleceği arasında gidip gelirken, bizlerde kendi yaşamımızdaki “daha dün