Çan, ezan, hazzan sesleriyle yoğurulmuş kadim şehir Antakya’nın sokaklarında yeniden gezinme fırsatı buldum “Muhbir”le.
Elbette deprem öncesi, son bıraktığım haliyle görmek, düşünmek istedi zihnim…
1940’larda Antakya’da başlayan olaylar Kilis ve Suriye topraklarını da içine alarak devam ediyor eserde.
Okur “coğrafyanın kader olduğunu “ tekrar tekrar düşünerek geziyor satır aralarında Kilisli Ali ile… Doğduğu gün yazılan kaderi peşinden gelmeye devam ederken önce hain oluyor sonra kahraman.
Aşk, toplumun yapıştırdığı yaftalar, küçük yaşta yapılan zorunlu evlilikler, birilerinin kuması olmak ancak bu kadar gerçekçi ifade edilebilirdi sanırım, mükemmeldi.
Hatay, Kilis, Antep, Suriye sınırlarında gezip dururken aile dramlarına, toplum dayatmalarına, aynı toprakta nefes alan farklı inanışlardaki kişilerin ayrıştırılmalarına ortak olup yok sayılan kadınların acılarını hissettim yüreğimde.
Gücün sadece “erkek” anlamına geldiği coğrafyada bir kız çocuğu olmak ne demek, sorusu ile başbaşa kaldım satırlarda. Kız alıp verme ile kader, sınırlarda dolaşmaya başlarken Hacerlerin, Alilerin hikâyesi bitmedi.
Sonra, “Büyük Antakya Parkı”nın yanında çalıştığım yerde oturup gözlerimi kapadım. Saray Caddesi’ndeki kilisenin çanı kulağımda çınlarken Asi’nin suları akmaya devam etti Suriye-Hatay arasında ve ben, bu kitapla yeniden gezinip durdum oraları; imkansız aşklara, kadınların dramına, acıya, baskıya, ataerkil toplum hamurunda yoğurulup büyüyen bireylerin bakış açılarına, çocukluk yaralarına şahit olarak bir Afrin’deydim, bir Kilis’te… En nihayetinde İstanbul’a kadar sürüklenip durdum sert rüzgarlarla…
.
“ İçindeki isyan, bir şeyleri değiştireceğine dair ona güç vermişti. Yaşıtının yanna gidip, "Gardaş bak hele!" demişti,
"Ben Ali, adın ne?"
Öteki oralı bile olmamış, beriki