Bugune kadar cok fazla cizgi roman okudum. Universite zamanimda tanistigim mangalar, hayatimin onemli bir yerini kapladi. Sonrasinda da yine cok basarili cizgi kitaplar okudum (Sandman, Watchmen, Batman ve Justice Leage seriler gibi) Bunun, ve Mavel dunyasini cok sevmem uzerine de gacen sene “Epic Collection” serisine baslamistim Marvel’in, Thor ile.
Epic Collection serisi, bizzat Stan Lee’nin 1960’li yillarda yarattigi kararkterler ve onlarin ilk sayilarinin kitaplastirilmis haliydi. Thor’la basladigim bu buyulu macera, ancak kitabin yarisina kadar devam edebildi ve sonrasinda sikilip biraktim. Stan Lee’nin dehasina lafim yok ama o donemin cizgi roman okuyucusunun beklentileri ile benim bugunku beklentilerim cok farkliydi.
O donemki yayinlar, fasikuller halinde cikiyordu ve her fasikulde onceki sayidan tamamen alakasiz apayri bir hikaye oluyordu. Hikayeler arasinda bir devam soz konusu degildi. Ayrica her fasikul ayri oldugundan her seferinde ayni aciklamalar okuyucuya veriliyordu. Ote yandan kotu karakterler de tek bolumluk oldugu icin, karakter derinligi yoktu. Hikayenin akisi da genel olarak birbirinin kopyasi seklindeydi. Ilk sayfada bit kotu adam New York’a gelir, en gucluye meydan okur, kahramanimiz gunluk hayatindan binbir sorunla siyrilarak kahraman kimligine burunur, kotu adami alt eder. Ama kahramanimiz duygusal acidan tam bir odundur, her bolum sonunda yaninda caisan kiza asik oldugunu soylemek ister ama soyleyemez. Kiz da bu arada hem kahramana hem de bu adama asiktir (tabi hic bir zaman gercek kimligini bilmez).
Ozetle o donemin cizgi roman kurgusu boyleymis. Bu, Stan Lee yazmayi biraktiktan sonra da bir sure devam etmis.
Ve yıllar geçmiş, 80ler başlamış, çizgiroman dünyasının karanlık çağı başlamış. Bu çağın en önemli yazarlarından biri de Frank