Unvanlarını yan yana yazmaya kalksan dünyadan aya yol olacak adamlar, en büyük dalkavuk yarışmasında canlı canlı birbirini çiğniyordu. Bu hallerini çoluk çocukları, torun torbaları görür de utanır diye hiç endişe etmiyorlardı. Kafalarını tokuştura tokuştura akıllarını kaybetmiş, birbirlerinin kopyası olup çıkmışlardı. Öpüşe yalaşa yüz hatları silinmiş, ifadeleri kaybolmuş, güneşin altında sarı sarı parlayan bir koca salkım sultaniye üzümüne dönmüşlerdi. İcap ettiğinde muazzam bir ahenkle hep beraber ağlıyorlar, işaret verildiğinde kusursuz bir koro misali hep bir ağızdan gülüyorlardı.
Ne yapacağız Fehime, nasıl yapacağız? Kendinden başka kimseyi düşünmeyen, ufku evinin kapısından, bahçesinin çitinden, tarlasının sınırından öteye gitmeyen bu insanları nasıl vatandaş haline getireceğiz?
Reklam
Ergenler gibi, bir yanımız her şeye kadir olduğumuz zannıyla kasıldıkça kasılıyor, öbür tarafımız yetersizlik, güvensizlik, acizlik hissiyle darmadağın…
Hayat öyle cereyan ederdi ya bazen. uzuvlar, bakışlar, mimikler, kelimeler bir anda öyle kusursuz bir ahenkle bir araya gelirdi ki, şüphenin sığışacağı iğne deliği kadar yer kalmazdı, resim ayan hikâye beyan oluverirdi. Derdin ki, buradan öldür billah dönülmez artık!
Birileri mutlu olunca paniğe kapılıyorlardı. Çünkü tehlikeliydi mutluluk. İnsanlar mutsuz oldukları için değil, "artık mutlu olmadıkları" için, mutluluğun hatırası sebebiyle, bir daha hiç mutlu olamayacakları korkusuyla isyan ediyorlardı. Çünkü haz, eğlence ve mutluluk, su gibi, en küçük çatlağa sızıyordu. Çekilip gittiğinde geride rutubet bırakıyor, yokluğu kemikleri, kalpleri, burunları sızlatıyordu
Utanç da aşk acısı gibi, beyinde başlıyor, kalbe uğruyor, midede bitiyordu. Mahcubiyet, utanç, pişmanlık gibi duygular şükür ki bağırsaklara kadar inmiyordu, yoksa maazallah, her tarafı bok götürürdü
Reklam
Reklam