Adı:
Dokunma
Baskı tarihi:
1997
Sayfa sayısı:
208
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755391748
Orijinal adı:
Touch
Çeviri:
Kemal Atakay
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ayrıntı Yayınları
“Dokunma yoluyla kendi kişisel tarihimizden daha uzun ve daha geniş bir tarihte yer alıyor olduğumuz duygusunu yaşarız.”

Dokunma, beden-dünya iletişimi sorgulamasında görme ve dokunma duyularını karşı karşıya koyar: Her ne kadar görme baktığımız şeylere sahip olduğumuz duygusunu veriyorsa da, yaşadığımız dünyanın bir parçası haline gelmemiz için uzaklıkları bedenimizle aşmamız, yalnızca birer gözlemci değil, dokunan bireyler haline gelmemiz gerekir. Gerçekliğe egemen olduğumuz hissini veren görme duyusunu temel aldığımızda yaşamın belirsizliklerinden ve acılarından kaçabiliriz, ama yaşamla bire bir etkileşimimizi de yitirmiş oluruz.

Seçkin bir edebiyat düşünürü olan Gabriel Josipovici, Charlie Chaplin’in Sahne Işıkları’ndan Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’sine, spor dünyasından bağımlılık duygusuna, Sophokles’in bir oyunundan Ortaçağ hac yolculuklarına, büyükanne ve büyükbabasının düğün fotoğrafından Chardin’in gizemli resim-lerine uzanan yolculukta dokunma duyusunun yaşamdaki yeri üzerine ilginç ve önemli yorumlar getiriyor. Josipovici, kitaplardan, filmlerden, kültür tarihinden ve kendi deneyimlerinden hareket ederek, ancak dokunma duyusunu öne çıkardığımızda ve uzaklığa saygı duyup, gene de onu yenmeye çalıştığımızda dünyayla daha rahat iletişim kurabileceğimizi ortaya koyuyor. Ona göre, bakmak hiçbir şeye mal olmaz, oysa dokunmak hem bir seçimi, hem de bir bedeli içerir.

Akıcı bir dille, geniş bir hayal gücüyle yazılmış olan Dokunma, farklı okumalara açık, beden-dünya ilişkisine yeni bir açıdan bakmamızı sağlayacak bir kitap...
Kitaba henüz inceleme eklenmedi.
Proust için belleğin gücü, yitirdiğimizi fark etmeyecek kadar bütünüyle yitirmiş olduğumuz şeyi bize geri getirmesinde yatar.
"Yürüyüşlerim sırasında kapıldığım; ancak başkalarıyla paylaşılmadıkları, kendi dışımda herhangi bir varlığa sahip olmadıkları için asla gerçekleşmeyen o arzuları düşünmeyi bıraktım."
Soi [insanın kendisi] kendini ölü, yaşamın kaynağından kopmuş duyduğunda ben olur; ancak bu, genç Marcel için bilinçli
bir tutum olmaktan çok bedenin bir itkisidir, tıpkı üzüntülü ruh halleri içinde Wordsworth ile Coleridge için olduğu gibi. İnsanın yaşıyor olduğunu bilmesinin, ancak bunu hissedememesinin; daha çok yaşamın var olduğunu, ama başka bir yerde bulunduğunu ve kendisinin bir biçimde ondan kopmuş olduğunu hissetmesinin getirdiği bir durumdur. İnsanın bir başkasına dokunmakla azaltılabileceğini hissettiği bu belli belirsiz, belirli bir odağı olmayan özlem, gerçekleştirilmesi için çok az şey gerekiyormuş gibi göründüğü, buna karşılık o çok az şey, her şey demek olduğu için böylesine engelleyicidir.
"Ve işte, sen onlar için, iyi çalgı çalanın ve sesi güzel olanın çok sevimli türküsü gibisin; çünkü senin sözlerini dinliyorlar; fakat onları yapmıyorlar". (Hezekiel 33: 32)
Merleau-Ponty'nin La prose du monde'da (Dünyanın Düzyazısı) belirttiği gibi, aynaların getirdiği zorluk, çok fazla şey
göstermeleridir. Normal yaşam akışı içinde bedenimi aynada gördüğüm gibi görmem. Bedenim, aynada olduğu gibi bakışıma açık bir nesne değildir; bakan, hisseden, hareket edendir. Benim açımdan dünya, onu gördüğüm için değil, onun bir parçası olduğum için vardır.
Normal yaşam akışı içinde, bakmam, yalnızca görürüm. Ama görme alanımı çevreleyen bir çerçeve varsa, alanla ilişkim
değişir. O çerçevenin içinde olan şeyler hemen beni yakalar, incelenmeyi ister. Aynı zamanda, çerçevenin içinde olan şey dünyanın kalanından ve benden kopmuştur. Aynaların kendilerine özgü dehşeti ve çekiciliği, bize dünyayı normalde ya­şadığımız şekliyle değil, bakışımıza açık, buna karşın ulaşım alanımızın sonsuza dek ötesinde olarak sunmalarında yatar.
Benjamin şöyle yazar: "Baktığımız bir nesnenin halesini algılamak:, bizim bakışımıza karşılık bize bakma yeteneğiyle donatmak: demektir onu." Bu karşılıklılık, Benjamin'e göre, anın biricikliği duygumuza bağlıdır; hale, "ne kadar yakın
olursa olsun, benzersiz bir uzaklık fenomenidir. Bir yaz günü öğleden sonra dinlenirken, gözlerinizle ufuktaki bir dağ silsilesini veya gölgesi üzerinize düşen bir dalı izlerseniz, o dağların, o dalın halesini yaşarsınız."
Hale, uzaklığı ortadan kaldırmaz; Benjamin'in daha önce dostluk hakkında kullandığı nefis bir söze uyarlayacak olursak, uzaklığa hayat verir. Böylelikle, yaşanan şeyin biricikliği, yinelenemezliği duygusuyla doldurur içimizi. Hale, bir nesnenin bu ya da şu yönü karşısında
değil, yalnızca var olduğu, bizim de onu gözlemekle var olduğumuz şeklindeki yalın gerçek karşısında hayrete kapıldığımızda, bir nesneyi kuşatan şeydir. İster fotoğraf, ister sinema yoluyla olsun, mekanik yeniden üretim haleyi yadsır ve yıkar.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Dokunma
Baskı tarihi:
1997
Sayfa sayısı:
208
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755391748
Orijinal adı:
Touch
Çeviri:
Kemal Atakay
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ayrıntı Yayınları
“Dokunma yoluyla kendi kişisel tarihimizden daha uzun ve daha geniş bir tarihte yer alıyor olduğumuz duygusunu yaşarız.”

Dokunma, beden-dünya iletişimi sorgulamasında görme ve dokunma duyularını karşı karşıya koyar: Her ne kadar görme baktığımız şeylere sahip olduğumuz duygusunu veriyorsa da, yaşadığımız dünyanın bir parçası haline gelmemiz için uzaklıkları bedenimizle aşmamız, yalnızca birer gözlemci değil, dokunan bireyler haline gelmemiz gerekir. Gerçekliğe egemen olduğumuz hissini veren görme duyusunu temel aldığımızda yaşamın belirsizliklerinden ve acılarından kaçabiliriz, ama yaşamla bire bir etkileşimimizi de yitirmiş oluruz.

Seçkin bir edebiyat düşünürü olan Gabriel Josipovici, Charlie Chaplin’in Sahne Işıkları’ndan Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’sine, spor dünyasından bağımlılık duygusuna, Sophokles’in bir oyunundan Ortaçağ hac yolculuklarına, büyükanne ve büyükbabasının düğün fotoğrafından Chardin’in gizemli resim-lerine uzanan yolculukta dokunma duyusunun yaşamdaki yeri üzerine ilginç ve önemli yorumlar getiriyor. Josipovici, kitaplardan, filmlerden, kültür tarihinden ve kendi deneyimlerinden hareket ederek, ancak dokunma duyusunu öne çıkardığımızda ve uzaklığa saygı duyup, gene de onu yenmeye çalıştığımızda dünyayla daha rahat iletişim kurabileceğimizi ortaya koyuyor. Ona göre, bakmak hiçbir şeye mal olmaz, oysa dokunmak hem bir seçimi, hem de bir bedeli içerir.

Akıcı bir dille, geniş bir hayal gücüyle yazılmış olan Dokunma, farklı okumalara açık, beden-dünya ilişkisine yeni bir açıdan bakmamızı sağlayacak bir kitap...

Kitabı okuyanlar 4 okur

  • Mirage
  • grey.
  • halil daşkesen
  • Hakan

Kitap istatistikleri