“Gökyüzü mü daha güzeldi yoksa gece mi daha tatlıydı? Bu gece sokaklar insan kaynıyordu. İnsanlar gruplar halinde biraraya geliyor, insanlar birbirleriyle arkadaşlık ediyordu. İçinde oldukları sefaleti paylaşmak gerekliymiş gibi! Ama Kai başka bir şeyin onları birbirine bağladığını biliyordu. Her toplaşmanın merkezinde bir ceset vardı. Hepsi damarlarında kanlarının aktığını hissettiklerinden yüksek sesle gülüyorlardı.
Gerçekten bilinçsizlikleri için bahaneleri vardı. Ölülerle yaşadıklarını bilmiyorlardı, oysa Kai onların varlıklarla ve şeylerle niye birlikte olduklarını biliyordu.”
“Bazen kendini aniden bir akıntının içine atmaktan başka bir çözüm yolu olmadığını düşünürdü. Belki iyi düşme, eziyet çekmeme, ardından yüzeyde kalma ve suyun üstünde bir yer bulma şansı olabilirdi. Ya da suyun dibine kadar yuvarlanırdı. En azından çabucak ölmüş olurdu.”
“Çocukluğumun ilk yıllarını anımsadığımda, hüzünlü bir toprak görür gibi olurum; rüzgârın uçuşturduğu üstündeki otları yolunmuş toprak, yerkürenin tepesi gibi hafifçe kamburlaşmış toprak. Küçük bir varlık, soğuk fırtınada umutsuzca tırnaklarını katılaşmış toprağa geçiriyor. Gerçekten yalnız olduğumu işte o an hissetmiştim.”
“Kai, ‘Sizin yolumun üstünde uyuyakalmış çocukluğumun bir sabahında rastladığım şu yaşlı taş Ulyses olduğunuzu sandıysam da bunun ne önemi var?’ diye karşılık verdi. ‘Bu muhteşem heykelin elinden ne rüzgârlar ne de gelgitler dokunulduğundaki yumuşaklığını alabildi. Taş öyle duyarlı kaldı ki, elle dokunulduğunda gül hâlâ üstünü kaplıyordu ve ağzı bir aşk gibi uyumluydu.
‘Kuşkusuz kalbinin boğuk atışını duymuş olmalısınız. Ölmek istemeyen kalbini hep hissettim. Bazen hızlandığını ya da sessizleştiğini duyarım, ama sadece bir an için.”