İslam Hukukunda Değişmenin SınırıEkrem Buğra Ekinci

·
Okunma
·
Beğeni
·
379
Gösterim
Adı:
İslam Hukukunda Değişmenin Sınırı
Baskı tarihi:
2005
Sayfa sayısı:
152
Format:
Karton kapak
ISBN:
9758525646
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Arı Sanat Yayınevi
Ufak tefek iniş ve çıkışlar sayılmazsa, müslümanlar, dinlerinin zuhurundan itibaren, uzun asırlar boyu hep güçlü ve hakimdiler. Ne var ki bu güç ve hakimiyeti, bir zamandır Hıristiyan Avrupalılara kaptırdılar. Sonra da bunun sebepleri üzerinde kafa yormaya başladılar.
Fatura da öncelikle dine ve bilhassa İslam hukukuna çıktı. O zamandan beri hemen her mahfilde İslam hukukunda reform üzerine tartışmalar yapılıyor. Heleİslam hukuku dünya üzerindeki hakimiyetini kaybettikten sonra bu tartışmalar daha da kızıştı.
Bir tarafta, İslam hukukunun, insanlığın ihtiyacını karşılamaktan uzak olduğunu kabullenenler..
Diğer tarafta da bu hukukun zamana göre değişkenlik ve esneklik kabiliyetinin bulunduğunu savununlar...
İslam hukukçusu olan E.Buğra ekinci hususiyetle tarih makalelerini okuyup takip ettiğim kıymetli bir yazardır. İslam hukukunun ileri görüşlüğü birçok meselenin açığa kavuşmasını sağlasa da yeni çıkan durumlara direkt cevap teşkil etmediği için örfe dayalı hukukun zamanın değişmesi ile değişmesi mümkündür. Nasslar ve ahkam sabittir, degişmez. Modernistler/deformistler'in oryantalist bakış açısından yaklaşıp islam hukukunu beşeri hukuka indirgemek istemeleri ve bu yolla ehli sünnete zarar vermeleri gözden kaçırılmaması gerekir. Yazar bunlara dikkat çekmekle beraber tarihselcilerden bahsetmiş. Dört Hak mezhebin bazı meseleleri ele alışları, İmam-ı Azam ve imameyn arasındaki zaman ve mekan kaynaklı amillerden oluşan ihtilaflara misaller vermiş. Hülasa İslam hukunda değişme neye göredir ve nelere bağlıdır sorusunun cevabını bulabileceğiniz bir eser.
Okumadan önce bazı fıhki terimlere ve Mecelle'ye göz atmakta fayda var.
...استفادوا
Aslen Anadolulu olup, ömrünü Mısır'da tamamlayan, son devir Osmanlı ulemâ­sından ders vekili Zâhidü'i-Kevserî, Din ve Fıkh başlıklı makâlesinde, "zamanın ve mekânın değişmesi ile hükümlerin değişmesi, hükmün değişik hallere göre tafsîlidir. Yoksa, zamanın değişme
si ile mutlak mânâda hükümlerin değişeceğini düşünmek, ilahî nizamı, insan mahsulü kanunlar seviyesine indirir" diyor.
Abdülganî Nablusî, Keşfii'n-Nûr min Eshâbi'l Kubur adlı risalesinde özetle diyor ki: "Âlimleri, velîleri, seyyidleri ta'zîm etmek, bunlara saygı göstermek için, mezarlarının üzerine sanduka, örtü ve sarık koymak; mezarları üzerine kubbe, türbe inşâ etmek caizdir. Bu, aynı zamanda, ziyaret edenlerin sıcak ve yağmurdan korunmasını da temin eder. Selef-i sâlihîn zamanında bunlar yapılmazdı. Fakat, o zaman herkes kabirlere hürmet ederdi. Fıkıh kitaplarında 'Vedâ' tavafından sonra, geri geri giderek, Mescidü'l haramdan çıkmalıdır. Böyle çıkmakla, Kâ'beye
ta'zîm edilmiş olur' yazılıdır. Selef-i sâlihîn, geri geri çıkmazdı. Fakat onlar, Kâ'beyi ta'zim etmekte kusur yapmazlardı. Kâ'be ye örtü koymak da eskiden yoktu. Zamanm ve şartların değiş­mesiyle buna sonradan fetva verildi, meşru oldu. Hadîs-i şerîfte, 'Bir kimse güzel bir çığır açarsa, bu yolda bulunanların her birine verilen sevap gibi, buna da verilir' buyuruldu" İslâmiyette inşa edilen ilk türbe Hazret-i Peygamber  'in türbesidir ve Selef-i sâlihîn zamanında yapılmıştır.
Zamanın fesadı sebebiyledir ki, dördüncü asırdan itibaren, ehliyeti olmayan kötü niyetli şahıslar ortaya çıkıp kendilerini müctehid olarak lanse eder ve şer'î olmayan bir takım mesnedsiz fetvalarla müslümanlar iğfal edilebilir korkusuyla, ictihad ehliyetini hâiz olan kimseler mutlak müctehidiik iddiasında bulunmamış; İslâm hukukçuları da yeni bir mezhebin tesisi için yeni bir ictihad usulünün konulmasına karşı çıkmışlardır. Böylece sonu gelmeyecek ve lüzumsuz münâkaşalann meydana çıkması­nı istememişlerdir. Bu neticeye varırken de İslâm hukukunun
sedd-i zerâyi' prensibine istinad etmişlerdir. Bu sebeple artık bü­tün meselelerin o zamana kadar tedvin edilmi bulunan dört mezhebin ictihadlarına inhisar ettirilmesi hususunda zımnî icma' doğmuştu.
Şah Veliyyullah Dehlevî diyor ki: Nitekim Hazret-i Peygamber'in üç türlü vazifesi vardı: Birincisi, Kur'an-ı kerîm ahkâmını bütün insanlara tebli etmek, bildirmek idi. ikincisi, Kur'an-ı kerîmin manevî ahkâmını, yani Allah'ın zâtına ve sıfatlarına ait marifetleri, yalnız ümmetinin yüksek olanlarının kalblerine yerieştirmektir. Buna ihsan (irşad, tasavvuf) denir. Üçüncüsü, Kur'an-ı kerîmin ahkâmını, vaaz ve nasihat ile yapmayan müslümanlara, kuvvet kullanarak, zor ile yaptırmaktır. Buna saltanat denir. Hazret-i Peygamber'den sonra gelen dört halîfeden her biri, bu üç vazifeyi tam olarak başardı. Hazret-i Hasan'ın halifeliği zamanında, fitneler çoğaldı, islâmiyyet üç kıt'aya yayıldı. Resulullah'ın nuru, yer yüzünden uzaklaştı. Sahâbe-i kiramın sayısı azaldı. İnsanlar artık baştakilere gönülden itaat etmemeye başladı. Böylece bu üç vazifeyi, bir kişi yapamaz oldu. Bu üç vazîfe, başka başka üç sınıfa ayrıldı. Usul ve fürû' ahkâmını tebli vazifesi, din imamlarına, yani müctehidlere verildi. Bu müctehidlerden iman bilgilerini bildirenlere mütekellimîn; fıkıh bilgilerini bildirenlere fukahâ denildi. İkinci vazife, Ehl-i beytin oniki imamına ve tasavvuf büyüklerine verildi. Üçüncü vazife, yani dinin ahkâmını kuvvet, satvet ve saltanat ile yaptırmak işi, meliklere ve sultanlara, yani hükümetlere verildi.
Böylelikle hilâfet saltanata dönüşmü oldu. Bu halifelere melik-i adûd denildi. Bunlara mecazen halîfe denilmiştir.
18.Asırda Vehhâbîliğin ortaya çıkışıyla da Ibni Teymiyye ekolü bir nevi milis kuvveti kazanarak Suudî siyasî otoritesinin himayesiyle yayılmaya başladı ve zamanla bütün Arabistan'a hâkim oldu. Maamafih Vehhâbilik, İbn Teymiye'nin fikirlerinden çok daha aşırı bir yol tutmuştur. Öyle ki, ibni Teymiyye'nin caiz değil dediğine, Vehhâbîler' caizdir demişlerdir.
Böylece enteresan bir tenakuz doğmuştur ki, İbn Teymiyye, hem modernistlerin, hem de dini eski saf hâline döndürme iddiasındaki fundementalist telâkkilerin önderi olarak görülmektedir, Protestanlığın kurucusu Luther'e benzetilen İbn Teymiyye'nin fikirlerinin devlet eliyle yayılması, eski mücâdeleyi tekrar alevlendirdi. Bu mücâdele yirminci asrın başlarından itibaren bir bakıma İbn Teymiyye'nin yolunu sürdürmek iddiasında olan Muhammed Abduh ve talebesi Reşid Rızâ'nın faaliyetleri neticesinde bir gelenekçiler modernistler mücâdelesi halini almış ve günü­müze kadar kıyasıya devam etmiştir.
İbn Âbidîn, ulemânın "imamlık, müezzinlik, hatîblik ve müderrislik gibi vazifede bulunan bir âlim öldüğünde, çocukları küçük olsa bile, babalarının vazifesinin çocuklarına baki kılınması Hicaz, Mısır ve Anadolu'da güzel bir âdettir. Bunda âlimlerin haleflerini, geride bıraktıkları çocuklarını ilimle meşgul olmaya teşvik vardır" sözlerini naklediyor ve eğer bu çocukların bu işe ehil olmadıkları anlaşılırsa bu vazifeden azledilmeleri gerektiğini söylüyor. Osmanlılarda "Beşik Ulemalığı" denilen ve talebe bursu mahiyetindeki bu husus, örf ve âdet gereği benimsenmiştir.
İslâm hukukuna göre, harbde esir edilen muharibler hakkında hükümdara muhayyerlik tanınmıştır. Buna göre esirlerin hepsi öldürülebilir veya fidye karşılığı serbest bırakılır, ya da kö­le yapılırlar. Bu üçüncü durumda beşte bir devlete ait olur Osmanlılarda bunlara pençik oğlanı denir ve hususî bir terbiyeye tâbi tutularak bunlardan asker ve devlet adamı yetiştirilirdi (Pen­çik, farsça beşte bir demektir.) Zamanla pençik oğlanlarının kifayet etmemesi üzerine, gayrimüslim teb'anın çocukları da devşirme namıyla devlet hizmetine alınmıştır. Tamamen devletin ihtiyacından doğan bu müessesenin hukuka uygun olup olmadığı hususunda çeşitli görüşler serdedilmiştir Şu kadar ki Şâfi'î mezhebinde müslümanlığın doğuşundan sonra diğer semavî bir dine girenler, ehli zimmet statüsünde sayılmazlar. Esasen beyanlarına itibar edilir; ancak bu durumlarına ittila kesbedilirse, haklarında kölelik ahkâmı cereyan edebilir. Paul Wittek, Osmanlıların devşirme usulünü, Şâfi'î mezhebinden istifade yoluyla
tatbik ettiklerini açıkça söylemektedir. Nitekim Osmanlılarda Sırp, Bulgar, Amavud gibi İslâmiyetin zuhurundan sonra Hıristiyan olmuş halkların çocukları devşirme olarak alınır; bunun aksi olduğu kat'iyetle belli bulunan Yahûdîlerin çocukları devşirilmezdi.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
İslam Hukukunda Değişmenin Sınırı
Baskı tarihi:
2005
Sayfa sayısı:
152
Format:
Karton kapak
ISBN:
9758525646
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Arı Sanat Yayınevi
Ufak tefek iniş ve çıkışlar sayılmazsa, müslümanlar, dinlerinin zuhurundan itibaren, uzun asırlar boyu hep güçlü ve hakimdiler. Ne var ki bu güç ve hakimiyeti, bir zamandır Hıristiyan Avrupalılara kaptırdılar. Sonra da bunun sebepleri üzerinde kafa yormaya başladılar.
Fatura da öncelikle dine ve bilhassa İslam hukukuna çıktı. O zamandan beri hemen her mahfilde İslam hukukunda reform üzerine tartışmalar yapılıyor. Heleİslam hukuku dünya üzerindeki hakimiyetini kaybettikten sonra bu tartışmalar daha da kızıştı.
Bir tarafta, İslam hukukunun, insanlığın ihtiyacını karşılamaktan uzak olduğunu kabullenenler..
Diğer tarafta da bu hukukun zamana göre değişkenlik ve esneklik kabiliyetinin bulunduğunu savununlar...

Kitabı okuyanlar 3 okur

  • Ömer Kavas
  • Suheda erturan
  • ilyas Can Yıldız

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%100 (1)
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0