Kitap, II. Dünya Savaşı (Büyük Anayurt Savaşı) sırasında Sovyet-Alman cephesinde geçer. Ancak bu klasik bir kahramanlık destanı değildir; savaşın, bir çocuğun ruhunda ve bedeninde yarattığı yıkımı anlatan trajik bir "kayıp çocukluk" öyküsüdür. Hikâye, Teğmen Galtsev'in gözünden anlatılır ve okuyucuya İvan'ın gizemli dünyasını bir yetişkinin şaşkınlığıyla sunar.
İvan'ın olgunluk/otoritesi bir çocuk gibi değil de, rütbeli asker gibi talimatlar vermesi: "Seni ilgilendirmez. Ve bana bağırma!" şeklinde çıkışları, onun savaş sahasında kazandığı sert özgüveni gösterir. Annesini ve kız kardeşini gözlerin önünde öldürürler ve acı dolu bir haykırışla kendini paralar. Düşman hattına (nehri yüzerek geçecek kadar tehlikeli bölgelere) iten temel motivasyon nefrettir.
Kitabın en vurucu kısmı, İvan’ın akıbetinin bizzat anlatıcıdan değil, savaş sonrasında ele geçirilen soğuk, bürokratik bir Alman askeri raporundan öğrenilmesidir.
"Tutuklu 25.12.43 tarihinde sabah saat 6.55'te kurşuna dizilmiştir." Bu ifade, bir çocuğun yaşamının savaş aygıtı içerisinde sadece bir "dosya numarası" ve "infaz saati"ne indirgenişini gösterir.
İvan'ın çocukluğu yok. Savaşın patlamaları ve dehşetin, korkunun, ölümün yüz buruşturmalarıyla bin parçaya ayrılmış, uzak bir anıdan başka bir şey değil. İvan bir çocuk, ama çocukluğu yok; çocukluğu mevcut değil ve geriye sadece parçalar, bulanık çizgiler kaldı. Daha önce de söylediğimiz gibi bir rüya, bir özlem. Kısacası İvan hiçbir şey değil; bir insan, ama başkaları ondan gördüklerinden başka bir şey değil ve başkalarının onda gördükleri binlerce kayıp çocukluk. Barış, sıcaklık, yaşam özlemleri. Anne kucağına, saf masumiyete, naif mutluluğa dönme özlemi. Çocukluk, belki de insanlığın kendisi, her ne olursa olsun, çürümeden ve cehenneme dönüşmeden önceki ideal