İsmini ilk defa Büyük Kafkasya Sürgünü adlı dizide duyduğum Fırat Sunel’in dilime yıllarca dolayacağım romanının adı. Bilenler bilir benim favori kitaplarım vardır, kimse sevmese bile ben sevebilirim onları. Biri kötü bir şey söyleyecek olsa hemen çıkartırım pençelerimi. İşte İzmirli de öyle bir yerde şu an benim için. Eylül, Yağmur, İzmirli. Ama galiba kitapta beni en çok etkileyen şey annesine bu kadar hayran bir kız olan Eylül. İstanbul’da başlayıp adı ile biten bir roman.
Yer yer kızmadım mı, kızdım. Hem de çok. Ya bir dakika bu böyle olamaz, dedim. Özellikle İzmirli’nin Yağmur diye sevdiği Eylül ile birlikte olması benim üzerimde buz etkisi bıraktı ama yine de kitabı elimden bırakamadım. Sinirlene sinirlene okudum o satırları. Ama Çehov’un aklıma kazıdığım ,maalesef ki, sözüne istinaden sakinliğimi korudum. “Eğer oyunun birinci sahnesinde duvarda asılı bir silah varsa, o silah üçüncü sahnede patlamalıdır" Çehov’un tiyatro eserleri için söylediği ve silah kuralı olan geçen bu kural aslında olay örgüsü olan çoğu yerde işimize yarar. Ve ben maalesef ki bu kuralı her filme, her romana, her hikayeye, her masala kısacası olay örgüsü gördüğüm her yere uyguluyorum ve sonunu buluyorum ama bu son, tahmin etmeme rağmen beni o kadar mutlu etti ki. Bir hastalık bu kadar güzel anlatılabilirdi.
Beni en çok etkileyen yerlerden biri Yağmur’un hayal dünyasını yıkan an ve sonrasında durumunu bir bir fark etmesi idi. Kitabın mutlu sonla bitmesi içime su serpti diyebilirim. Ben mutlu sonları seven bir okurum yoksa yazarı arayıp bunlar neden mutlu olmadı, diyesim geliyor. Aklımı kurcalıyor günlerce neden ama neden diye. Kitabı bitirdiğimde rahat bir uyku çekmemi sağlayan sayın Fırat Sunel’e çok teşekkür ederim. Aslında birçok şey yazabilirim ama çok fazla ipucu vermek istemiyorum. Tek