Bazen bir kitap sadece kağıt ve mürekkepten ibaret değildir; bazen bir kapıdır, bazen bir sığınak, bazen de yüzyıllık bir sırrın fısıltısı... Kayıp Kitabevi, okuru gerçekle düşün birbirine karıştığı, rafların arasında sarmaşıkların büyüdüğü o büyülü atmosfere davet ederken, aslında çok daha derin bir meseleyi; kadınların var olma mücadelesini anlatıyor.
Kitap Büyülü Bir Miras: 1800’lerden Günümüze, fantastik bir rüya gibi başlıyor: Sadece doğru kişilere görünen, kapısı her zaman açık olmayan, ruhu olan bir kitabevi... Ama bu büyünün arkasında, tarihin tozlu sayfalarına hapsedilmiş üç kadının birbirine değen elleri var.
• Emily Brontë (1840’lar) Hikayenin tohumu onunla atılıyor. Erkeklerin egemen olduğu o katı dünyada, sesini duyurabilmek için "Ellis Bell" takma adının arkasına saklanan bir deha. Onun uğradığı haksızlık ve yarım kalan hikayesi, kitabın o gizemli ve melankolik havasının kaynağı.
• Opaline (1920’ler) Kitabın en çarpıcı karakteri. Opaline, sadece bir sahaf değil; 1920'lerin baskıcı dünyasında kendi kaderini eline almaya çalışan bir savaşçı. Abisinin tahakkümünden kaçarken sığındığı o nadir kitaplar dünyası, onun özgürlük alanı oluyor. Opaline’in mücadelesi, bir kadının ismini ve ruhunu korumak için neleri feda edebileceğinin büyülü ama sarsıcı bir portresi.
• Martha (Günümüz)Ve zincirin son halkası. Geçmişin yaralarıyla Dublin’e gelen Martha, o sihirli kitabevinin eşiğinden geçtiğinde aslında sadece kitapları değil, Opaline ve Emily’nin ona bıraktığı o kadim mirası devralıyor. Martha’nın uyanışı, artık saklanmak zorunda olmayan modern kadının zaferini temsil ediyor.
Bu roman bize şunu fısıldıyor: Kadınlar yüzyıllardır isimlerini değiştirmek, takma adların arkasına gizlenmek veya sessizliğe bürünmek zorunda bırakıldılar. Emily bir