"KİMSE GİTMEMİŞ GİBİ"
"Ömrümün sessiz bir köşesinde oturmuş, sararmış yapraklar gibi süzülüp giden zamanın bana verdiklerini ve benden alıp götürdüklerini düşünüyorum. Soluğu her fırsatta fundalıktaki ağaç evde alan çocukluğum... Havası azalmış plastik topla bana doğru koşan o kafası tıraşlı, ayakkabısı tozlu çocuk... Anıların her bahar yeniden yeşerdiği bahçeye açılan penceredeki Avanos çömleğinden yapılmış menekşe saksısı... Ve gidenlerinin arkasından bakan uçsuz bucaksız kırsal, hepsi yerli yerinde."
Evrenin sonsuzluğunda, ömrümüz bir kelebeğin kanat çırpışı kadar kısa olsa da, biz insanlar sanki hiç gitmeyecekmişiz gibi kök salıyoruz hayata. Ve ne gariptir ki, biz gittiğimizde bile hayat, sanki kimse gitmemiş gibi, hızla ve doludizgin devam ediyor.
Hayat, bazen en büyük cevapları, en çok kaçtığımız soruların ardında saklar. Kaçtığımız yerler bize geçici bir nefes olur belk ama asıl değişim, cesaret edip yüzleştiğimiz an başlar. Eser, tam da bu yüzleşmenin, yeniden başlamanın ve şifalanmanın hikâyesini anlatıyor. Paris’in ışıkları, Londra’nın sisleri, İstanbul’un karmaşası… Ve ardından Anadolu’nun sessiz, huzurlu bir kasabasına uzanan bir yolculuk.
Her insan, görünmez bir bohçada taşır acılarını, kayıplarını, mutluluklarını ve umutlarını. Kimimiz bu yükleri konuşarak hafifletir, kimimiz ise derinlerde saklar.
Romanın merkezinde, iki farklı hayatın kesiştiği bir kasaba var. Pınar, büyük şehrin gürültüsünde ve kalabalığında kendi sesini kaybetmiş, yavaş yavaş tükenmiş bir kadın. Bir gün, geride ne varsa bırakıp, arkadaşının köy evine sığınmak üzere yola çıkıyor. Nereye gittiğinin önemi yok; önemli olan artık orada olmamak. İlk günlerde kasabada adımını dışarı atmıyor, ama kapısına gizlice bırakılan yiyecekler ve içecekler, hayatına sessizce bir iyilik dokusu